Yazdıklarımız bizi ele veriyor. Yazı ile kendimizi bir bakıma yeniden kodlamış hatta temize çekmiş olarak ortalığa atıveriyoruz. Bunu, yanlış anlaşılmayı, mahkûm edilmeyi göze alarak yapıyoruz. Her yazıda, koordinatlarımızı belirleyen ve bizi ayakta tutan çizgilerin üzerinden bir kez daha geçiyoruz aslında. Fakat her defasında farklı bir tarafımızı deşifre etmiş oluyoruz. Yazı, daha pürüzsüz bir düzlemde insanın kendisini yeniden üretme çabası değil midir?
Kelimeler, içinde yaşadığımız hayatın gerçekliğine yaklaştıkça ve tarihsel bağlamı göz ardı etmeyen içerikler yüklendikçe, belli bir düşüncenin aktarılmasına hizmet etmiş oluyor. Böyle olduğunda yazdıklarımız anlam kazanıyor. Aksi takdire, polemikçi yâni düşünce aktarmak yerine kelimelerle oynamayı tercih eden bir laf cambazı olmanın ötesine geçemiyoruz.
***
Bu girişin ardından, kelimelerle oynamaksızın yâni laf cambazlığı yapmaksızın netameli bir meseleye ilişkin düşüncelerimi aktarmak istiyorum. İşimin çok zor olduğunun da farkındayım.
Herkes gibi ben de biliyorum. Sol düşünce ile din arasında sorunlu bir ilişki var. Murat Belge’nin [Sosyalizm Türkiye ve Gelecek, İstanbul: Birikim, 1989] söylediği gibi, “insandan yola çıkan sosyalizm ile Tanrıdan yola çıkan dinin teorik düzeyde uzlaşması mümkün görünmüyor”. Teorik düzeydeki bu uzlaşmazlık durumu yani sol düşünce ile din arasındaki sorunlu ilişki, kendimizi tarif etmeye çalışırken bizi zorlayıcı, çok defa köşeye sıkıştırıcı bir argüman olarak önümüze konabiliyor. En basitinden “hem dindar hem solcu olmak mümkün değildir” deniyor. Bu tür bir iğneleme karşısında yaptığımız, aforoz edilmemek için kendimizi olabildiğince kasmak ve koordinatlarımızı ilan etmekten kaçınmak oluyor.
Gelin bunu tartışalım. Söz konusu “teorik uzlaşmazlık”, Karl Marx’ın “din halkın afyonudur” önermesine atıf yapılarak mutlaklaştırılmaktadır. Bu önerme, Marx’ın gençlik dönemi (1842) çalışmalarından birinde [Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı] yer alıyor. İçinde bulunduğu paragraf bütünsellik içinde okunur ve hangi tarihsel şartlar altında kurgulandığı dikkate alınır ise bu hüküm cümlesinin dinin metafizik özünü tanımlama gayreti taşımadığı, son derece somut bir durumun tahlilini yapmaya çalıştığı görülecektir.
Marx, insanın dine sarılmasını, “başka bir dünya tasarımı” ile içinde yaşadığı “dünyaya itirazının bir tezahürü” olarak telakki ediyor. Marx’a göre “din, sınıflı toplumun belirlediği koşullar altında ezilmekte olan insanın iç çekişidir, taş yürekli dünyanın ve içinde ruhun barınamadığı toplumsal şartların ruhudur”. Meşhur hüküm cümlesi bu değerlendirmenin ardından geliyor: “Din halkın afyonudur.”
Değerlendirme sınıf temeli üzerinden yapıldığında, dinin farklı fonksiyonlar üstlenebildiği görülmektedir. Bir başka ifade ile din olgusuna egemen sınıfların yüklediği anlam ile ezilen sınıfların yüklediği anlam birbirinden farklı olabilir. Asıl derdi kapitalizmin köklü bir eleştirisini yapmak olduğu için, Marx din olgusunu egemen sınıflar açısından ele almaktadır. Marx’a göre “din, metafizik özünün ötesinde, egemen sınıflar tarafından kullanılan bir baskı ve aldatma aracıdır”.
***
Dinin ezilen sınıflar açısından taşıdığı anlam üzerine kafa yoran da-ha çok Engels olmuştur. Engels, bu sınıfların feodal düzene başkaldırısının, kaçınılmaz bir biçimde, egemen sınıf blokunun asli unsurlarından biri olan Kilise’yi hedef almak zorunda olduğunun altını çizmektedir.
Başkaldırı halindeki ezilen sınıfların bu tavrı, dini dışlama ya da din dışılığa yönelme gibi bir sonuç doğurmaz mı? Aksine din, daha farklı bir biçimde yorumlanarak kurulu düzene karşı yürütülen muhalefetin temel bileşenlerinden biri haline dönüştürülebilir.
Engels şöyle diyor: “Din bir aldatma aracı, bir “afyon” olabildiği gibi, devrimci hareketi taşıyan manevi bir faktör de olabilir.”
***
Not: Üye olmak için diyalektik maddeciliğin benimsenmesi zorunluluğu kaldırıldıktan sonra bazı Katolik Rahipler Fransız Komünist Partisi’ne girmiştir. Öte yandan Katolik Kilisesi Latin Amerika’da emperyalizme karşı yürütülen mücadelenin unsurlarından biri olmuştur.
Söylemeye gerek var mı? Sözü edilen din, Hıristiyanlığın tarihin belli bir döneminde egemen sınıflar ile ittifak kurmuş olan bir yorumudur. Bizi bağlayıcılığı, kendi dinimiz o şekilde kullanılmadığı müddetçe sınırlıdır.
KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ