Herkesi Güldüren Mehmet Şeker’e Kaderin Bir Sürprizi: Cumhurbaşkanı Celal Bayar İle Oda Arkadaşlığı
İnanırım, hepimizin bir misyonu var bu yeryüzünde. Boşa gelmiş değiliz.
Türkçenin, denemenin büyük ustası Mehmet Şeker’i dünyaya geliş sebebi çok açık, yüzümüzü güldürmek. Bu net ve kesin. Hiç düşünmem. Tartışmam da.
Onu üç kelime ile anlatın deseniz, Türkçe, nükte, güven derim. İkinci üç kelime isteseniz, vefa, huzur, dostluk derim. Üçüncü üç kelime deseniz, özgünlük, lirizm, disiplin derim. Derim de derim. (Başka demeyin, lugatımızdaki bütün güzel kelimeleri kullanmak zorunda kalırım, olmaz, bir. İki, o yine itiraz eder, ‘yazı çok şekerli olmuş yine Farabi.’ Diye.)
Budur, böyledir, buncadır.
***
Mehmet Şeker’den söz ediyorum. Çeyrek asırlık yakın arkadaşım Yazar Mehmet Şeker’den.
Geniş kitleler onu Yeni Şafak’ta otuz yıldır yazdığı nefis ve espritüel köşe yazılarından tanıyor. Edebiyat okurları ise, ikisi şiir ikisi hikâye, dört kitabından.
Benimse yol arkadaşım. Canım kardeşim. Destursuz ayaktaşım. Varlığı, huzur güven zenginliktir.
Dostluğu dağ gibidir. Hem de Ağrı Dağı gibi. (Nitekim 1 Haziran 2023 tarihinde (bu yazıyı yazdığımdan tam bir ay önce, arkasını Ağrı Dağı’na verip onun fotoğrafını çekişim, demek bu sözü söylemem içinmiş.)
Yirmi beş senede onlarca seyahat, yüzlerce atölye, binlerce hatıra.
Kızımın düğününe, eşi Ülkü ile birlikte katılımı. Soframıza zaman zaman konuk oluşu, eşim Gülseren’in çorbalarına hayranlığı. Doğup büyüdüğü Gemlik’ten bize ev yapımı özel zeytin hediyeleri…
Yüzlerce hatıra içinden en çarpıcı üçünü beşini seçip muhabbet sofrasına sunmak kolay değil, biliyorum. Deneyeyim.
***
Vefatının ikinci yılında, dönemin Kırşehir Valisi aziz dostum Özdemir Çakacak, bana bir Neşet Ertaş kitabı yaptırtmıştı. Ben de Orhan Hakalmaz’dan Yıldız İbrahimova’ya, D. Mehmet Doğan’dan Hüseyin Su’ya, Nurullah Genç’ten Sadık Yalsızuçanlar’a, ona bağsübağdelmevt (ikinci doğuş) yaşatan Bayram Bilge Tokel’den Mehmet Şeker’e… on altı dostuma Neşet Ertaş’ı yazdırtmıştım. Ben de yazdım elbette. Her bir yazı üst düzey güzellikteydi. Her bir yazı, yüz üzerinden en az seksen alır da geçer. Ama Mehmet Şeker’in puanı tartışmasız 100’dü (Mehmet, ‘abartmışsın’ demesin diye bir puan düşürdüm, 99.)
Çok özgün iki cümlesini unutamam: “Din ‘kırkta bir dağıtmayı’ emrediyor. Neşet Ertaş gibiler ise biri kendine ayırıp otuz dokuzu dağıtanlardır.” İkincisi ise. ‘Karacaoğlan’ı göremedik. Dadaloğlu’na yetişmedik ama Neşet Ertaş’a yetiştik, görüştük, dinledik.”
2006’da Neşet Baba’yı Adapazarı Konseri’nde ağırladığımızda Mehmet Şeker, üçümüz muhabbet etmiştik. Fotoğrafımız var, o günlerden hatıra. Mekânı cennet olsun.
‘Türkü baba’ dedim de hatırıma geldi. Bir edebiyat programı için Romancı Umut Sezer ile Mehmet Şeker, yolculuktalar. Arabayı Umut kardeşim kullanıyormuş. O sırada radyoda meşhur Afyon türküsü okunuyormuş:
Al Fadime’m bal Fadime’m / Yanakları gül Fadime’m / Uyan uyan sabah oldu / Namazını kıl Fadime’m
Türkü bitince Mehmet, yol arkadaşına dönmüş, ’28 Şubatta Askerler, bazı türkülerimize savaş açtılar. Birisi de bu türküydü. Halbuki türkülerde Budizm propagandası da yapılıyor, biz sesimizi çıkartıyor muyuz Umut?’ demiş. Umut Sezer’e kulak verelim:
Şaşırdım. Ben yazar olduğum kadar, hatta belki daha çok müzisyenim. Düşünüyorum düşünüyorum. Türkülerde Budizm propagandası… Bir türlü aklıma gelmiyor. Nasıl yani Mehmet Abi? diye sordum. Cevap verdi:
Bu da gelir, bu da geçer. Sağa sinyal verdim. Biliyorum Otoyolda durmak yasak ama kaza yapmamak için mecburen durdum. Beş dakika ağız dolusu güldüm.
İşte Mehmet Şeker budur. Böyledir. Buncadır.
***
Ruha huzur, zihne tebessüm, hayata şeker katan adamdır Mehmet Şeker.
Mardin’den Bulgaristan’a, Edirne’den Çankırı’ya, Ankara’dan Aksaray’a, İzmit’ten Bolu’ya, Van’dan Bitlis’e. Çok yolculuğumuz var, onunla. Leblebi patlatır gibi espri yapar Mehmet. Onunla yolculuğa doyamazsınız.
Şehir şehir, ilçe ilçe, okul okul Türk gençliğiyle Türkçeyi buluşturma amaçlı bir haftalık Bulgaristan gezimizde Edirne Valiliği’nin VIP aracının ortası, on santim kadar göçmüştü, hiç abartısız; zira on dakika başına bir espri patlatınca ‘Tırnovalı Memet’imiz, arabada kahkaha tufanına yakalanan bizler zıpladıkça, resmi arabayı çökertmiştik galiba… Sayesinde ‘kamu malını tahrip eden’ manasına gelen Vandalist bile olmuştuk; tebessümün hatırına, helâl edelim hakkımızı hadi.
Ama taşı da gediğine koyan adamdır.
Burgaz Başkonsolosluğunun, kendi aracına ve şartlarına göre yaptığı uygulanamaz hızdaki gezimizde, Dobriç Tervel’deki programa bir buçuk saat kadar gecikmiştik. İlkokuldan ortaokula, liseden üniversite kuşağına… Yerleşimdeki genç yaşlı, kız kızan, dört yüz elli kadar Türk, salonda bizi beklemekten sıkılmıştı kuşkusuz. Gelişimizden mutlu, gecikişimizden sitemliydiler haklı olarak. Kültür merkezinin yöneticisi coşkulu, bir o kadar da sitemli bir ses tonuyla ‘hoş geldiniz ey geç kalanlar’ deyince bize, Mehmet mikrofonu aldı eline, konuştu:
Çok özür dileriz, biraz geç kaldık size gelmekte, hem de yüz elli yıl kadar...
Sitem coşkulu bir alkışa dönüştü, gözyaşları arasında.
***
En kolay en sade en yalın; en güzel en leziz en şeffaf; en naif en latif en sahih bir Türkçeyle ve düşünceyle yapar nüktelerini; özden sözden izden yazar, yürür gider…
Şairdir, pek bilinmez; arı duru kısa ‘anasının ak sütü kadar’ helâl ve tertemiz, bir o kadar da leziz Türkçesinde elbet şairliğinin de katkısı büyüktür. Kelimelere raks vals dans ettiren orkestra şefinin ta kendisidir bizim Memet.
Dört günlüğüne Atina’dan Adapazarı’na, dedesinin yüz yıl önce yapıp bağışladığı tarihî Çark’ı, yıllar sonra görmeye gelen İvi İliyadis’in ardından yazdığı ‘İvi ki Geldiniz’ başlıklı yazıyı unutmak mümkün müdür.
2022’nin sonlarından çıkan ve bu satırların sahibine ESKADER 2022 Yılın Portre Yazarı ödülünü getiren ‘Kırklanmış Portreler’ kitabı hakkında, Edebiyat Ortamı Dergisinde yazdığı değerlendirme yazısının başlığı olan ‘Portrelerin Efendisi’ yazısını…
***
Yol arkadaşlığı da harikadır onun, araç kullanımı da. Bu toprakların çocuğudur o; renk renk, desen desen, nağme nağme, onun her tavrında her davranışında her sözünde görmek mümkündür daima bunu. Evet’i evettir. Nettir, kıvırmaz, ucundan tutmaz. Adamın insanın arkadaşın hasıdır; hası özü özeti. Tanıyanlar çok iyi bilir ve şahadet eder: Her kelimenizden her cümlenizden her olayınızdan harika bir espri çıkarıverir. Bir örnek vereyim:
Onunla Aksaray’da yazarlık eğitimi vereceğimiz sekiz asırlık tarihî sadra şifa Zinciriye Medresesi’ne doğru yürüyoruz bir sabah. Solumuzdaki otomobilin arka camında o meşhur poster dikkatimi çekiyor: ‘O sizi iki kurşunla gebertti, siz onu otuz kurşunla ölümsüzleştirdiniz’ şeklinde. 15 Temmuzdaki - bana göre - en büyük kahramanımız Ömer Halisdemir’in fotoğrafı ve Türk bayrağı da yer alıyordu posterde, bu sözün yanında. Ona gösterdim yürürken bu posteri. İkimizin de gözleri ve sözleri buğulanmıştı.
Anlatmaya başladım: ‘Mehmet, evimizde bir problemimiz var kardeş. Eğer torunum erkek olursa gelinim Dilek ‘Ömer Halis koyalım’ diyor, oğlum Ahmet ise, on senedir tutturdu ‘Ebubekir koyacağım’ diye. Gülseren Yengenle ben de ‘Ömer’in yanına bir de Ali ekleyelim’ diyoruz. Gel de çık işin içinden. Ne yapacağız bilmem…’
Mehmet Şeker bu; bana kahkaha bombası attıran cümleyi söyleyiveriyor: ‘Torunun adını Dört Halife koyun, problem bitsin Fârabi!..’
Mehmet Şeker işte budur. Böyledir. Buncadır.
***
Geçenlerde telefonda konuşuyoruz. Elimde bir dosya var, sinema okumuş bir hikâyecinin okuması gereken. O önerdi:
- Muko’ya (Mukadder Gemici’ye) göndersene abi?
- O meşgul kız Mehmet. Bir de biliyorsun, Muko müşkülpesenttir, çok. O yüzden ona göndermesem…
- Sen de haklısın Farabi, Muko meşgulpesenttir.
***
Yazımın başlığındaki ‘Üçüncü Cumhurbaşkanı Celal Bayar’la oda arkadaşlığı’na şaşırdığınızı, anlayamadığınızı, ‘o da ne demek öyle?’ dediğinizi işitir gibiyim; ama gerçekten de öyle! (Bu da sevgili Mehmet’in nüktelerine benden bir nazire olsun. Çok önemli bir sırrını da fâş etmiş olayım izniyle.)
Arz edeyim efendim: İstiklâl Harbi’mizin meşhur Galip Hocası Celal Bayar, Bursa Gemlik Umubeylidir, tıpkı Mehmet Şeker gibi. Aynı köylüdürler. Bayar, yüz üç yaşındayken 1986 yılında vefat edince, adına bir anıt mezar yapılmasına karar verilir. Mehmet Şeker’lerin evi istimlâk edilir, oraya - anıt mezara defnedilir merhum Bayar.
Kaderin cilvesine bakın ki, Bayar’ın naaşının konulduğu yer, Mehmet Şeker’in yatıp kalktığı, giyinip soyunduğu, okuyup yazdığı, ödevlerini yaptığı odasıdır.
Bayar - Şeker’in ‘oda arkadaşlığı’ tescillenir böylece. Talihin zarif bir şakası olmalıdır bu durum, bizim Mehmet Şeker’e…
***
Hayatın, hayatımızın, hayatlarımızın tebessümüdür Mehmet Şeker. Yazdıkları, çocukluğumuzun ‘horoz şekeri’ tadı lezzetindedir. Yaşadığımız hüzünleri, zarif bir mizahla önümüze seriyor.
Güzel adamdır o; güzelleştiren adam; güzellemeler yazıyor bizler için.
Nüktenin güzellemesini yazan, nüktenin kitabını yazan, nüktenin ansiklopedisini yazan adamdır Mehmet Şeker.
Nükte adam. Nükteden adam. Nüktedan adam.
O bizim nükte virtüözümüzdür.
Budur, böyledir, buncadır.
Bir de Celal Bayar’ın oda arkadaşı.