Merhaba Kardeşim benim. Düşe kalka eşiğine kadar geldiğin hakikat yolculuğun mübarek olsun. -Selam onların üzerine olsun- Ahmed Yesevi’nin, Yunus Emre’nin, Mevlana’nın muhabbeti gönlüne düştüyse vakit gelmiş demektir. Tekebbürü terk edip hakikat büyüklerinin izini sürmeye başladıysan bil ki menzile de ulaşırsın. Kimini dışarıda, kimini içeride pişirirler. Seni dışarıda pişirdiler. Bir vakit yabanda gezdirdiler ki, eşiğine yüz sürdüğün kapının kıymetini bilesin. Kardeşim; dilindeki halâveti, gözlerindeki muhabbeti izliyorum. Merak etmeyesin; yolda bırakmazlar, alırlar seni.
Allaha hamd olsun ki sana merhamet eyledi, kalbine ilhamâtı Rabbâni lezzetini tattırdı. Daha düne kadar “Ben bilirim”, vehmine kapılıp Azîz ve Celîl olan Allah’ın ayetini ilmel yakîn ile ezbere okuyup duruyordun: “Ey İnsan, Kerîm olan Rabbine karşı seni gururlandıran, aldatan nedir?” (İnfitâr 82/6) Şimdi ise, ayne’l yakîn gördün. Hakk’al yakîn tatmak üzeresin.
Arapça, kelam, tefsir ilminde ilerlemiş isen de kabuktan içeri girmemiştin. Sonra birden kurulu düzenin sarsıldı. Kader oklarına ansızın yakalanınca saklanacak yer de bulamadın. Cümle mahlûkat, sana düşman kesildi. Sudan çıkmış balık ne hissederse, öylece şaşkın halde kala kaldın ortalıkta. Ümmî bir zat olan Şucaaddin Baba, müridliğe kabul ettiği meşhur âlim Abdurrahman Sami’ye: “Evladım, istiyorum ki dişlerinin arasında mollalıktan eser kalmasın.” Demişti ya… İstiyorum ki senin de dişlerinin arasında mollalıktan eser kalmasın.
Zâhirin bâtını, –işlerin iç yüzü- ile tanışınca nefes almaktan bile korkar olacaksın. Allah “Kahhâr” tecellisiyle zuhur edince kahır sıfatını şah damarında hissetmek anlatmaya benzemez. Yaşayan bilir.
“Zillet, kîllet ve illet.” Bu üç şeyden biri, ikisi veya hepsi sana musallat olur. Bir zamanlar medh edilirken şimdi zemm edilirsin. Bedenin bile zayıflar, yüzün sararıp solar. Kibirle beslenen kanın, yağın, damarların erir… Kafese kapatılan mahzun kuşa dönersin. Esîr edildiğin kafeste hamle üstüne hamle yapsan da ne fayda? Hangi yana dönsen kapıyı bulamazsın. “Kapısı olmayan kafes” Allah’ın tuzağıdır.
Yusuf’u (as) kuyuya atan da çıkaran da O’dur. Zindana düçâr edip ardından Mısır’a sultan eden de “Fâili Mutlak” Allah’tır. Ef’al ve esmâ sıfatlarındaki hikmetler, kalbinde ayân olunca çırpınmayı bırakır, kaderin sahibiyle didişmekten vazgeçersin. Kalbin -ilahî kudrete- teslim olunca pişmanlığa; pişmanlık tevbeye, tevbe ihsan makamında kulluğa kapı açar. Kapısı olmayan kafeste mahpus olduğunu anladıysan her kavlinde, her fiilinde kalben teslim ol, Allah’tan razı ol. Telvin halinde başına bunlar gelirse üzülme. Sonrasında Allah’ın lütfu yetişir. Her zorluktan sonra bir kolaylık gelir. Kalbine temkin ulaşınca ruhunla, bedeninle yeni baştan tazelenirsin.
Nefsini binek, aklını vezir, ruhunu süvari edersen okuduğun ayetler, rivayet ettiğin hadislerin manası değişir/derinleşmye başlar.
Zahir ilminle buraya kadar geldin lakin buradan öteye “nasara/yensuru” bilmek yetmez. Bugün senin sorduğun gibi kırk yaşındayken ben de kendime sormuştum: “Üftade ile Aziz Mahmud Hüdayi’nin işi ne acayip bir iştir?” Diye. Erenler ne güzel söylemiş:
Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş
Burhân sorardım aslıma, aslım bana burhan imiş
Sağ u solu gözler idim, ben dost yüzün görsem deyû
Ben taşrada arar iken ol cân içinde cân imiş
…
Savm u salât ü hacc ile sanma biter zâhid işin
İnsan-ı kâmil olmayâ lazım olan irfân imiş
…
Mürşid gerektir bildire Hakk'ı sana hakk’al yakîn
Mürşidi olmayanların bildikleri gümân imiş
…
İşit Niyazi'nin sözün, bir nesne örtmez Hakk yüzün
Hakk'dan ayan bir nesne yok, gözsüzlere pinhan imiş.
Eskiden, Hadisi Şerif’i “Men alime nefsehu fekad alime rabbehû” ibaresiyle okuyordun. Bundan böyle “Men arafe nefsehu, fekad arafe Rabbehu” olarak rivayet edersin. “Alime ile arafe” arasındaki fark; molla ile derviş arasındaki fark kadardır. Yürüdüğün yollardan geçtim. Armuttan düştüm de oradan biliyorum. Sana uzaklardan dua ediyorum. Görelim Mevlâ neyler, neylerse güzel eyler.
İbrahim Selamet
KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ