Emekle Yaşamak Mümkün Olmalı

Türkiye’de özellikle gençler, hatta orta yaş grubu, giderek daha büyük bir çıkmazın içine sürükleniyor.

Artık mesele yalnızca emek vererek zengin olamamak değil. İnsanlar, emek vererek insanca bir hayat kurmanın bile zorlaştığını görüyor.

Bir ev almak, bir araba sahibi olmak, belli bir hayat standardını yakalamak; düzenli çalışan insanlar için her geçen gün daha uzak bir hayal hâline geliyor.

Asgari ücretin ve emekli gelirlerinin temel ihtiyaçları karşılamakta zorlandığı bir ortamda, insanların önüne sürekli “daha çok çalış” demenin de bir anlamı kalmıyor.

Peki sonra ne oluyor?

Neden sanal kumar yayılıyor? Neden insanlar bir koyup on, yirmi, elli kazanmanın peşine düşüyor? Neden şans oyunlarına yöneliyor, neden olmayan parasını borsada kaybetme pahasına hızlı kazanç arıyor? Neden bazıları illegal yollara başvuruyor?

Elbette bunların hiçbiri doğru veya meşru yollar değil. Fakat bu tabloyu yalnızca insanların iradesizliğiyle açıklamak da meseleyi anlamamaktır.

Çünkü ortada giderek büyüyen bir “emekle kazanarak hayat kuramıyorum” duygusu var.

Önce bu döngüyü kırmak zorundayız.

İnsanlara yeniden şunu göstermek gerekiyor: “Emek verirsem karşılığını alabilirim. Bir meslek edinirsem geleceğimi kurabilirim. Çalışarak huzur ve refah içinde yaşayabilirim.”

Bunun yolu kısa vadeli zenginlik vaatlerinden değil; güven veren bir ekonomik düzenden, üretimden ve doğru mesleki yönlendirmeden geçiyor.

Özellikle gençlerimizi, diplomanın peşinde yıllarca beklemek yerine, pazarı olan, geleceği olan, emeğinin karşılığını verecek mesleklere yönlendirmeliyiz.

Belki bunun sonuçları bir günde alınmayacak.

Ama önce gençlere yeniden umut, topluma yeniden güven, EMEĞE YENİDEN İTİBAR KAZANDIRMAK zorundayız.

Çünkü bir ülkede insanlar çalışarak yaşayabileceklerine inanmazlarsa, kolay para arayışı büyür.

Emek değersizleşirse, umut da değersizleşir.

Ve unutmayalım: “Bir ülkenin gençlerine verebileceği en büyük umut, piyangodan çıkacak büyük ikramiye değil; çalışarak kurulabilecek gerçek bir hayattır.” (Alıntı)

DUA

Yüce Yaradan, “İsteyin, vereyim” diyor. “Bana dua edin” diyor.

İyi güzelde, nasıl bir dua ediyorsunuz arkadaş?

Ne istiyorsunuz da Allah size servet üstüne servet veriyor?

Gariban ne istiyor?

Bir villa değil; başını sokacak bir ev…

Lüks bir hayat değil; ay sonunu getirecek bir maaş…

Servet değil; ödeyebileceği bir kira…

Hatta bazen sadece bir ekmek…

Peki, onun duası neden kabul olmuyor?

Haşa, Allah’ın adaletini sorgulamak değil niyetim. Ama insanın aklı da ister istemez bazı sorular soruyor.

Yoksa mesele gerçekten dua etmekte mi?

Yoksa aynı göğe yükselen duaların bazıları neden servete, bazıları ise bir lokma ekmeğe çıkıyor?

“Allah sizi zengin ederek, bizi de yoksul bırakarak sınav ediyor” diyeceğim…

Ama o sözü söylemeye de korkuyorum.

Çünkü ardından insanın aklına şu soru geliyor: Madem hepimiz aynı Allah’a dua ediyoruz; neden birinin duası servete, diğerinin duası sadece hayatta kalmaya yetiyor?

Yüzyıllardır filozoflar ve İslam âlimleri bu soruya cevap arıyor.

Kendilerince çeşitli cevaplar da veriyorlar.

Ben ise daha fazla uzatmayayım.

Yüce Yaradan’ın bir bildiği, bir hesabı vardır. O hesabın da hem bu dünyada, hem de ahirette mutlaka görüleceğine inanıyor ve konuyu burada kapatıyorum. (Alıntı)

DİPNOT: Dua, cüz-i iradeyi sonuna kadar kullandıktan sonra yani tüm gücünle çalıştıktan, üstüne düşeni yaptıktan sonra devreye girebiliyor. Bazıları bu çabayı haram üzerine harcıyor ve çok kazanıyor ama belki dünyada ama ahirette mutlaka kaybedecek sözde bir kazanca sahip oluyor. Yaradan “helal” iste diyor ama kim ne isterse onu yaratıyor. Helalinde haramında akıbetini gösteriyor, tercih senin diyor. Rahmetli Erbakan hocamızın dediği gibi sonuçta” Helal 3 kuruş, haram 5 kuruştan büyük oluyor.” 03.10 2026