Bu hafta maçlar başlıyor. Allah nasip ederse, sezon boyunca, ben yine müstecir Macit Hocanın yerinde [Cumhuriyet Mahallesi Koruma ve Güzelleştirme Derneği], Fenerbahçeli abonelerden biri olarak, ocağın hemen yanındaki televizyonun başında oturacağım. En az benim kadar futbol tutkunu olan Beşiktaşlı [örneğin Goodyear’ci Ali Özgönül] ya da Galatasaraylı [örneğin mobilyacı Çetin Mutlu] arkadaşlarımla beraber.
Özellikle Fenerbahçe’nin maçlarını büyük bir heyecan içinde izleyeceğim. Hemen belirtelim, başta Macit Hoca olmak üzere bizim derneğin müdavimlerinin kahir ekseriyeti Fenerbahçelidir. Önceki senelerde olduğu gibi bu sene de Fener gol için doğum sancıları çekerken uğurlu gelir diye, ocakçı Mehmet muhtemelen çayın yanında bir de sigara ikram edecektir.
***
Programını Fener’in maç saatlerine göre yapan, yapmaya gayret eden biriyim. Etrafımdaki pek çok insan gibi futbol daha doğrusu Fenerbahçe üzerinden geyik yapmak beni mutlu eder. Daha politik-ideolojik, daha sanatsal, daha entelektüel meseleleri harmanlayıp düzgün kalıplara [cümlelere] dökecek birikimden [donanımdan] yoksun olduğum için değildir bu.
İnanın, oynamak veya seyretmek kadar, futbol üzerine konuşmak da bana büyük keyif verir. Lafı döndürür dolaştırır, bir yerinden bağlar ve taraftarı olduğum takımın yâni Fenerbahçe’nin diğer takımlara göre daha iyi olduğunu kanıtlamaya çalışırım. İşin doğrusu, futbol üzerine konuşurken polemik yaparım.
Şunu da bilirim. Günümüzde futbol hem oynayanın hem seyredenin keyif aldığı bir oyun olmanın ötesine geçerek belli iktidar alanlarının oluşmasını mümkün kılan ve normal şartlar altında yadırganması gereken birtakım ilişkileri kitlelerin nezdinde meşrulaştıran siyasal içerikli bir olgu haline gelmiş bulunuyor [Futbolun bu yeni konumunu daha iyi anlamak için bkz. A. Talimciler, “Bir Meşrulaştırma Aracı Olarak Futbolun Türkiye’de Son Yirmi Beş Yılı”, Toplum ve Bilim, 103: 147-162].
Şöyle söyleyebilir miyiz? Futbol, sistemli bir biçimde ürettiği muazzam enerji ile omzumuza diğer kimliklerimizi [aidiyetlerimizi] aşabilen [anlamsızlaştırabilen] yeni bir apolet takarak [Fenerbahçeli, Sakarya-sporlu, Galatasaraylı ya da Manchester United’lı olmak gibi] hayatımı-zı kuşatan ve bizi siyasetin dışına hatta olabildiğince uzağına taşıyan si-hirli bir içeriğe sahip.
Galiba şöyle bir zemin kayması yaşıyoruz. Bizde ya da dünyanın diğer ülkelerinde egemen sınıflar, futbol eksenli ve faşizan [ötekileştirici] açılımları olan sanal bir dünya yaratıyor. Bir başka ifade ile futbol, egemen sınıflara, aslında siyasal süreçlerin biriktirdiği ve doğal olarak yankısını siyaset alanında bulması gereken öfkeyi kusabileceğimiz farklı bir alan oluşturma imkânı veriyor. Sonuç itibariyle, siyaset dışlanmış yani toplumsal taleplerin ya da itirazların siyasi temeli aşınmış [anlamsızlaşmış] oluyor.
Dahası var. 1980’lerin başından itibaren futbol, yeni paradigmaya [“neoliberal dalga” ya da “küreselleşme”] uygun olarak metalaştırılıyor ve tüketim ideolojisinin taşıyıcılarından biri hâline getiriliyor. Artık, bir futbolcu [örneğin David Beckham ya da Zidane] ya da bir futbol takımı [örneğin Barselona, Milan ya da Arsenal], piyasadaki herhangi bir meta gibi üretilmektedir, paketlenip satılmaktadır.
Bu açıdan bakıldığında görünen sanırım şu: Tarihsel olarak, alt sınıfların, daha doğrusu sanayi proletaryasının [liman işçilerinin, maden işçilerinin] bir oyunu olan futbol bir şekilde kapitalist sisteme entegre edil-miş ve seyircisi müşterileştirilmiş.
Gelin, Fenerbahçeli ya da Beşiktaşlı olmayı bir an için bir tarafa bırakalım [bunu yapmanın son derece zor olduğunu bilmiyor değilim] ve kendimize soralım: Ben de o müşterilerden biri miyim acaba?
KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ