Üniversite mezuniyetlerinden sonra eğitimli gençlerimizin bu görevlerle görevlendirilmesi özellikle iyi olurdu. Bu durumda, genel çıkarlara yönelik yapıcı çalışmalarda yer alarak birçoğu daha bilinçli hale gelecek ve şeylere daha gerçekçi bakacaktır. Bu durum, kolonizasyon politikamız için belirli bir süre çalışan gençlere devlet istihdamına girmede öncelik verilerek kolayca uygulanabilir. Bu durum, ülkemizde giderek zorlaşan bir sosyal problem haline gelen genç aydınlarımız arasındaki işsizliği de azaltacaktır.
3. Uzmanlaşmış kuruluş ve derneklerle anlaşarak, arazinin çalılıklardan temizlenmesi, sulama, bataklıkların kurutulması vb. ile ev inşası için en az maliyetli yollar aranmalıdır. Özel işletmelere, gerekli malzemeleri güvence altına almaya yönelik çalışmaları sırasında devletin kendilerine indirimli gümrük ve demiryolu tarifeleri, krediler ve diğer araçlarla yardımcı olduğu, dolayısıyla böylesine önemli bir iş için devletin onlardan malzemeleri mümkün olan en düşük fiyatlarla tedarik etmelerini talep etme hakkına sahip olduğu bildirilmelidir. Malzeme temini sorunu doğrudan karteller aracılığıyla çözülmeli ve ardından onlarla anlaşarak devlet, fiktif (hayali) işlemler olmaksızın malzemelerin hem miktarını, kalitesini hem de fiyatını belirlemelidir. Devlet işletmeleri, demiryolları ve özellikle Šipad vb. orman işletmeleri tamamen Devlet Kolonizasyon Konseyi'nin emrine verilmelidir.
4. Kolonizasyon sırasında devlet, yerleşimcilere mülkü krediyle veya nakit olarak verebilir. Birçoğu, doğum yerlerindeki mülklerini satarak yeni bölgelerde toprak satın alacaktır. Bundan dolayı devlet, harcadığı paranın iyi bir kısmını geri kazanacaktır. Ancak toprağın sadece üzerine kalıcı olarak yerleşeceğine ve onu işleyeceğine dair kanıt sunan kişilere satılması gerektiğini vurguluyoruz. Krediyle verilen toprak çok pahalı olmamalıdır. Faiz oranı minimal olmalı ve yerleşimciye kendini kurması için zaman tanımak adına, yani ekonomik açıdan güç kazanana kadar geri ödeme birkaç yıl ertelenmelidir.
Bunu temel alarak devlet iki kaynak bulabilir. Devlet, bu işin idaresi için yapılacak tüm harcamaları üstlenmeli ve bunu normal gelirlerinden karşılamalı, gereksiz harcamaları veya o kadar acil olmayan diğer alanlardaki harcamaları budayarak yapabilir. Diğer olası finansal kaynak, devlet bankaları tarafından tek başına veya zorunlu bir iç kredi yoluyla özel sermayemizle ortaklaşa sağlanacak krediler olacaktır. Bu, devlet tarafından ihraç edilen menkul kıymetlerin yanı sıra bağımsız hale geldiklerinde yerleşimcilerin katkılarına dayanacaktır. Finansman ve toprak satın alma işlemlerinin, Devlet Kolonizasyon Konseyi'nin doğrudan denetimi altında ve direktifleri doğrultusunda, kooperatif birlikleriyle iş birliği içinde tarım bankaları tarafından yapılması kötü bir fikir olmayabilir.
Ancak bu sorun hakkında kesin bir görüş belirtmek için henüz erkendir, çünkü Türkiye'nin topraklarımızdan sürülen nüfusu hangi koşullarda kabul edeceği bilinmemektedir. Toplamda, birkaç yüz milyon dinarlık bir meblağ, devletin böyle bir hamleden elde edeceği gerçek faydalarla karşılaştırıldığında küçük bir harcamadır.
Güneydeki en hassas noktamızı (Kosova topraklarını kast ediyor. Ç.n) Sırp ulusal unsurumuzun yerleşimi yoluyla güvence altına alarak, savaş durumunda birkaç tümeni kurtarmış oluruz. Pasif bölgelerimizden, özellikle de Karadağ'dan on binlerce aileyi kolonist olarak yerleştirerek bu bölgelerdeki dayanılmaz ekonomik kriz hafifletilecek ve diğer taraftan, kolonizasyon sırasında açılacak büyük miktardaki işlerin bir sonucu olarak 10.000 işçiye istihdam bulmak mümkün olacak, böylece hantal ekonomimize bir ivme kazandırılacaktır. Böylesine önemli bir ulusal, askeri, stratejik ve ekonomik görev için birkaç yüz milyon dinarı feda etmek devletin görevidir.
Subotica'dan Caribrod'a uzanan uluslararası karayolunun inşası için bir milyar dinar harcayabildiği bir dönemde –ki bundan elde edilecek her türlü faydayı ancak uzak gelecekte göreceğiz– devletimiz bizi devletimizin beşiğindeki mülkiyetimize (Kosova’yı kast ediyor. Ç.n) geri kavuşturacak birkaç yüz milyon dinarı bulabilir ve bulmalıdır.
SONUÇLAR
Yukarıda söylenenlerin tümü göz önüne alındığında, güneydeki kolonizasyon sorunu incelememizde, bu sorunu çözmenin tek etkili yönteminin Arnavutların kitlesel olarak yeniden yerleştirilmesi olduğu görüşünden hareket etmemiz tesadüf değildir.
Diğer ülkelerde olduğu gibi, kademeli kolonizasyon bizim ülkemizde de başarılı olmamıştır. Devlet, toprak mücadelesinde kendi unsuru lehine müdahale etmek istediğinde, ancak gaddarca hareket ederse başarılı olabilir. Aksi takdirde, doğum yerinde kök salmış ve oraya uyum sağlamış olan yerli, her zaman kolonistten daha güçlüdür. Bu durum özellikle akılda tutulmalıdır, çünkü Cvijic'in, Balkanlar'daki en yayılmacı olarak tanımladığı sert, dirençli ve üretken bir ırkla karşı karşıyayız
1370'ten 1914'e kadar Almanya, Polonyalılardan toprak satın alarak doğu bölgelerinin kademeli kolonizasyonu için milyarlarca mark harcadı, ancak Polonyalı annelerin doğurganlığı Alman örgütlenmesini ve parasını mağlup etti. Böylece Polonya 1918'de Poznan'ını geri kazandı. 1921-31 dönemine ait daha önce bahsettiğimiz istatistiklerimiz, Arnavut kadınlarının doğurganlığının bizim kolonizasyon politikamızı da mağlup ettiğini göstermektedir. Bundan sonuçlar çıkarmalıyız ve işleri düzeltmek için hala zaman varken bunu hızlı bir şekilde yapmalıyız.
Tüm Avrupa bir çalkantı içinde. Her günün ve gecenin ne getireceğini bilmiyoruz. Arnavut milliyetçiliği bizim topraklarımızda da yükseliyor. Durumu olduğu gibi bırakmak, yakın gelecekte -her ikisi de mümkün olan- bir dünya çatışması veya sosyal devrim durumunda, güneydeki tüm topraklarımızı tehlikeye atmak anlamına gelecektir.
Bu çalışmanın amacı böyle bir şeyi önlemektir.
Dr. Vaso Cubrilovic
(imza)
***
Değerli Okurlar. Metnin tamamını yayınladığımız Dr. Vaso Cubrilovic’in Sürgün Planının fikirsel arka planında yatan büyük gerçek; "Samo Sloga Srbina Spasava / Yalnızca birlik/dayanışma Sırp'ı kurtarır" anlamına gelen ünlü Sırp atasözünde gizlidir. (Only Unity Saves the Serbs)
Sırp bayrağında dört adet Kiril C=S (Samo Sloga Srbina Spasava) harfiyle sembolize edilen Serbo-Slav Ortodoks inancı ne yazık ki Sırp topraklarında yaşayan farklı milletlerin kendi inancında birlikte yaşama hakkını zorlaştırmıştır.
Yıllar öncesiydi. Kosova’da bir dostumun iş yerinde çay içerken, Yugoslavya dönemi ve göçleri konuşuyorduk. Dostum, oturduğu masanın çekmecesinden bir kitap çıkarıp önüme koydu ve: “Bu kitap senin ilgini çeker. Bu, Cubrilovic’in kitabı. Arnavutların sürgün edilmesi çok önceden planlanmış. Bu kitap tarihi bir delildir bizim için.” Demiş ve sonrasında eski bir baskı olduğu her halinden belli olan Sırpça basılmış o kitabın içeriği üzerine biraz konuşmuştuk. 1937 tarihinde kaleme alınan 22 sayfalık “Arnavutların Sürgün Edilmesi” projesi kitabında adı geçen ve stratejik önem atfedilen Toplica, dedelerimin vatanıydı.
Balkan Harbi ile 1878 yılında İstanbul ve çevresine göç eden muhacir kafilelerinden bir kare / Fotoğraf: Süheyl Çobanoğlu, RUBASAM
Toplica Nehri Vadisi 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ardından imzalanan Berlin Antlaşması ile Türk egemenliğinden çıkarak 1878 yılında resmen Sırbistan Prensliği'ne bırakıldı. Savaş sırasında Sırp birlikleri tarafından işgal edilen bölgede yaşayan Arnavut halkı, Jovan Ristić’in (Eski Sırbistan Prensliği Başbakanı) döneminde göçe zorlanarak büyük bir etnik temizliğe ve demografik değişime uğratıldı.
Jovan Ristić (1831-1899)
Plan dahilinde Arnavutlardan arındırılan Toplica Bölgesi
Niş, Vranje, Kurshumlija (Kurşunlu), Prokuplje (Ürgüp) ve Toplica’nın Sırplar tarafından ele geçirilmesiyle birlikte bölgede yaşayan Arnavutlarla birlikte babamın dedesi Uka’da Toplica’dan Kosova’nın Podujeva ilindeki Dumosh Köyü’ne muhacir olarak göç etmek zorunda kalmıştı…
PREKAZ - Balkanlardan Göç Hikâyesi (Değişim Yayınları, 2022) kitabımda ailemizin göç hikâyesini anlatmıştım. Büyük dedem Uka’nın iki oğlu Âdem ve Rüstem Dedelerim, babam, amcalarım ve tüm ailemiz; Vaso Cubrilovic’in sürgün projesini sadakatle devam ettiren Sırbistan Devleti Başkan Yardımcısı Aleksandar Rankoviç’in (1909-1983) sistematik olarak uyguladığı baskılar sonucunda, 1957 yılında, Türkiye’ye göç ederek ikinci kez muhacir oldular.
Türkiye merkezli planlanan ve 1966 yılına kadar devam eden Balkanlar göç dalgasının temelini oluşturan “Cubrilovic’in Sürgün Planı -ne yazık ki- yaşanan ama unutulmayan tüm acılara rağmen gerçekleşti.
Yeri gelmişken huzurunuzda Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç’a şükranlarımı arz etmek isterim ki, PREKAZ kitabımın arka kapağına:
“Tarihçiler Osmanlı İmparatorluğunun büyük nisbette Rumeli kültür ve zihniyet dünyasına dayandığını söylerler. Bu coğrafyanın elden çıkma sürecinin peşinden oluşan yeni cumhuriyetle bu eksen Anadolu’ya kayacaktır. Geri çekilmeyle dışarıda kalan Müslüman halklar bir zamanlar efendi oldukları topraklarda baskı ve zulümler görmeye başlayınca daha fazla dayanamayarak kafileler halinde merkeze doğru hicret etmeye başladılar. Yaşlı, kız, kızan aç perişan hallerde yollara düştüler. Yolda ölen sevdiklerini bir mezar taşı dahi yapamadan oracıkta gömerek yanlarından ayrıldılar. Dünyanın görmezden geldiği Balkan trajedisi kökleri oralara dayanan her ailenin bir hüznüdür.
Geldikleri yerlerde kendilerine kısaca ‘Mâcır’ denilen bu muhâcirler gözyaşlarını içlerini akıttılar ve hayat yolculuklarına devam ettiler. Her zaman iyimser ve umut dolu bu Balkan muhâcirleri; çocukları, torunları etkilenmesin diye yaşadıklarını onlara anlatmadılar. Çalışkanlığı ve onurlu bir şekilde kendi ayaklarının üzerinde durabilmeyi öğrettiler sadece.
İşte bu ailelerden birisi olan Selamet ailesinin Kosova’dan başlayıp Sakarya’ya uzanan hikâyesini ailenin bir ferdi olan İbrahim Selamet kaleme almış. Dinlediklerini, gördüklerini, okuduklarını akıcı bir uslûpla yazılı hale getirmiş. Batıda mikro tarihçiliğin bir parçası olan aile tarihleri makro tarihçilik için mühim bir araçtır. Bizde de son zamanlarda bu çalışmaların çoğaldığını görmek ümit veriyor. Kitapta adları geçen aile ferdlerinden vefat edenlere rahmet, kalanlara selamet, yazarın kalemine kuvvet niyaz ederim.” Diyerek takriz kaleme alma lütfunda bulunmuştu.
Prof.Dr. Mahmud Erol Kılıç – IRCICA Gnl. Direktörü
Bendenizi onurlandıran Türkiye’nin yetiştirdiği müstesna ilim adamlarından Prof.Dr. Mahmud Erol Kılıç’ın büyük dedesi Şeyh Abdulkadir, Sırplar tarafından Vranje’de şehid edilir. Bunun üzerinde ailenin tamamı önce Priştine-Kosova’ya, ardından 1920’de İstanbul’a hicret etmek zorunda kalırlar. Aynı kaderi yaşayan yüzbinlerce muhâcirin hedefi sadece İstanbul’a ulaşmaktır…
Türkiye’ye göç edenler, muhâcirliğin ne olduğunu, neler yaşadıklarını zaten biliyorlar. Lakin kendilerini Türkiye’ye savuran göç dalgasının Sosyalist Yugoslavya tarafından adım adım nasıl da planlandığını buradan hatırlatarak, yeni nesil Balkan Göçmenlerinin çocuklarına ait “vatan mefkûresi” hafızası kayıtlara geçsin istedim.
Rumeli’nin öte yakası ve Balkan coğrafyasının derinlerinde yaşananlar tam anlamıyla hâlen konuşulmadı, yazılmadı.
Balkan Muhacirleri - İstanbul Sirkeci, 1912
Sanki ecdâdımız ruhlarıyla feryâd ederek; bir zamanlar ister istemez terk ettiğimiz, hafızamızdan silinmek istenen gerçekleri kulağımıza fısıldıyormuş gibi hissediyorum. Ölülerin sessizliği dehşetiyle bizleri ata topraklarına geri çağırıyorlar. Üzerinden yüz yıl geçse de, kan kaybolmuyor.
SON
İbrahim Selamet.
Kaynak: Yeni Sakarya gazetesi