Geleneksel iktisat teorisi, toplam katma değerde meydana gelen belli bir artışın, başta emek olmak üzere bu artışa katkı yapan faktörlerin gelirini artıracağını vazediyor. Örneğin imalat sanayinde üretimin artması, diğer şartlar veri iken, bu sektörde çalışanların ücretlerinin artmasına im-kân verecektir. Sonuç olarak imalat sanayinde çalışanların yoksullaşması ihtimali azalmış olacaktır. Kısacası, iktisat teorisine göre büyümenin hızlanması yoksulluğun azaltılmasını sağlıyor.
Dünya Bankası’nın 2001 yılında yayınlanan Raporunda [World Development Report 2001: Attacking Poverty] 18’inci yüzyılın ortalarında ülkeler arasında hayat standardı bakımından ciddi farklılıklar bulunmadığı ifade ediliyor. O yıllarda kişi başına gelir dünyanın birçok ülkesinde birbirine oldukça yakındır. Ne var ki, insanların yaklaşık dörtte üçü yoksulluk sınırının [günde 1 Doların] altında gelir elde etmektedir. Bir başka ifade ile felsefi düzeyde kaçınılmaz bir olgu olarak kabul edilen yoksulluk görece eşit bir biçimde bölüşülmektedir.
19’uncu yüzyılın ortalarından itibaren dünya ekonomisinin büyüme performansının artması ile birlikte yoksulluk oranı düşmeye başlar. Yoksulluk sınırının altında yaşayanların toplam nüfusa oranı hızlı büyümekte olan Avrupa ülkelerinde sıfır düzeyine inmiştir. Büyümenin yavaş olduğu Çin’de nüfusun yüzde 20’si, Güney Asya ülkelerinde nüfusun yüzde 40’ı yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır.
***
Evet, bu bilgiler, geleneksel iktisat teorisinin büyümenin hızlanması ile yoksulluğun azaltılması arasında kurduğu doğru yönlü ilişkiyi ampirik olarak destekliyor olması itibariyle önemlidir. Kesinlikle göz ardı edemeyiz. Bununla birlikte şu sorunun cevabını da verebilmeliyiz: Bu ilişki hâlen geçerli midir? Günümüzde dünya ekonomisi büyümeye devam ediyor olmasına rağmen, bazı bölgelerde, özellikle Sahraaltı Afrika ve Güney Asya ülkelerinde yoksulluk olgusunun artıyor olmasını nasıl izah edeceğiz?
Aslında sorunun cevabı belli: Teknolojik ilerleme ile bağlantılı olarak büyüme sürecinde niteliksiz emeğe duyulan ihtiyacın azalması söz konusu ilişkiyi anlamsız hale getiriyor. İlişki, bir bakıma tersinden çalışmaya başlıyor. Şöyle söylenebilir: Yoksulluğun artması, piyasa merkezli büyüme dinamiğinin niteliksiz emek sahiplerinin aleyhine sonuçlar üreten bir içeriğe sahip olmasının neticesidir. Fakat bu cevap beni tatmin etmiyor. Zihnim ikinci bir soru kurguluyor: Niteliksiz emek sahiplerini yoksullaştırıyor olduğu için, büyüme ve bölüşüm politikalarının sorgulanması gerekmez mi?
Sorgulama galiba şöyle olmalı: Yoksulluk, üretilmiş mal ve hizmetlerin nasıl bölüşüleceğini de piyasa belirlediği için hem derinlik hem de yaygınlık kazanıyor. O hâlde ne yapılmalı? Piyasa merkezli büyüme ve bölüşüm politikalarının yoksullaştırdığı insanların, bu duruma itiraz edebileceği ye-gâne meşru alan olarak, siyaset çok daha etkin bir biçimde kullanılmalı.
Şunu söylemek istiyorum: Piyasa merkezli büyümenin yoksulluğun azaltılmasına katkı yapması, siyasal süreçlerin geliri [serveti] toplumsal sınıflar arasında dengeli dağıtması ile mümkündür. Çünkü ampirik çalışmalar, gelir [servet] dağılımı bozuk olan ülkelerde, büyümenin yoksulluk olgusuna derinlik ve yaygınlık kazandırdığını ortaya koymaktadır. Örneğin büyümenin hızlanması, yoksulluğu Doğu Asya ülkelerinde azaltırken Latin Amerika ülkelerinde artırmaktadır. Bunun önemli sebebi ikinci grup ülkelerde gelir [servet] dağılımının bozuk olmasıdır.
Birleşmiş Milletler Örgütü, günde 2 Doların altında gelir elde etme durumu kriter olarak alındığında, her iki kişiden birinin yoksul olduğuna dikkat çekiyor. Yoksulluğun temel sebebi, yukarıda izah ettiğimiz gibi, ekonominin [pastanın], bölüşüm dengesini bozarak yâni her defasında birilerinin dilimini daha fazla küçülterek büyütülmesinde ısrar ediyor olmamız.
KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ