Ne içindeyim zamanın,

Ne de büsbütün dışında;

Yekpare, geniş bir anın

Parçalanmaz akışında.

1986 yılında M.Ü.İ.İ.B.F İktisat bölümünde öğrenci iken TRT tarafından hazırlanan Ahmet Hamdi Tanpınar belgeselinde figüran olmak nasip oldu. “Teklif” gelince grubumuzdaki arkadaşların tamamı kabul etti. Çünkü yevmiyesi hiç fena değildi. Üstelik rolümüz de çok kolaydı: Yine bir öğrenci olarak İstanbul Üniversitesi’nde bir sınıfta Ahmet Hamdi Tanpınar’ı dinleyecektik. Metin yazarlığını Beşir Ayvazoğlu’nun, senaristliğini ve yönetmenliğini Mesut Uçakan’ın yaptığı bu biyografik belgeselde Tanpınar rolünü Selim Naşit Özcan canlandırıyordu.

Tanpınar, birkaç ilde edebiyat öğretmenliği yaptıktan sonra 1933’te Güzel Sanatlar Akademisi’nde estetik ve mitoloji dersleri vermiş, 1939’da ise İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde kurulan Yeni Türk Edebiyatı kürsüsüne profesör olarak atanmıştı.

Birkaç arkadaşımla birlikte sınıftaki yerimizi aldık. Çekimler başladı. Sessiz çekim yapılıyordu. Selim Naşit Özcan bize edebiyat dersi değil, o hafta oynanan Beşiktaş-Fenerbahçe maçını anlatıyordu. Biz de gülmemek için kendimizi zor tutuyorduk.

Bu olaydan 30 yıl sonra, 2016 yılında (Bankacılığımın son demlerinde) İstanbul’da katıldığım bir yazarlık atölyesinde karşılaştık Ahmet Hamdi Tanpınar’la. Onun Saatleri Ayarlama Enstitüsü kitabı bir dersimizin konusu olmuş, yazar adaylarının mutlaka okuması gereken bir kitap olduğu, hatta ne kadar çok okursa yazarlığının o kadar çok geliştiği söylenmişti. Sonrasında Beş Şehir ve Huzur kitapları da okunmalıydı elbette. Şiirlerini ve şiire bakışını da işledik derslerimizde. Ona göre insan, zamanın ne tam içindeydi ne de tam dışında; bu eşikte yaşamak ise bir lütuf olduğu kadar bir hüzün kaynağıydı. O, Türk edebiyatının en özgün “zaman şairi”ydi. Şiirlerinde, romanlarında ve denemelerinde Doğu ile Batı arasında sıkışmış bir medeniyet insanının ruh halini, “zaman” kavramı etrafında işlemişti. Fakat her şeyden önce bir “gül” şairiydi o. Az sayıdaki şiirlerinde gül kelimesini 34 defa kullanmış ve “GÜL” isimli şiirinin son mısrasında “Gül, ey bir ana sığmış ebediyet rüyası!” şeklinde muhteşem bir ifadeye yer vermişti.

….

Aradan 10 yıl daha geçti. Yine bir Yazarlık Atölyesi’nde buluştuk Ahmet Hamdi Tanpınar’la. Bu kez bir öğrenci, bir yazar adayı olarak değil, dersi veren yazar olarak onun karşısında olmak beni çok heyecanlandırdı.

Son birkaç ay içinde hem Sakarya-Arifiye İlçe Kütüphanesi’nde yetişkinlerle, hem de Sakarya Uygulamalı Bilimler Üniversitesi Okuma Topluluğu’ndan öğrencilerle Üniversitenin kampüsünde, sekiz hafta süren yazarlığa giriş atölyeleri yaptık.

Son dersimizi Tanpınar’a ve Beş Şehir kitabına ayırmıştık. 1986 yılındaki belgesel çekiminden bahsettim arkadaşlara. Büyülü Gerçekçilik konusunu daha önce işlediğimiz için bu çekimler sırasında bir anda her şeyin durduğunu ve tamamen zamanın dışına çıktığımızı hayal etmelerini istedim. Benim bu hayalden yola çıkarak yaptığım kurmacayı anlattım onlara:

-O çekim sırasında Selim Naşit Özcan bir anda gerçek Ahmet Hamdi Tanpınar’a dönüşüyor, benim ve onun dışındaki herkes ve her şey hareketsiz bir hale geçiyordu. Havada asılı kalan toz tanecikleri bile seçilebiliyordu. Çekim yapan ekibin ve öğrencilerin yarıda kalmış el ve kol hareketleri ilginç görüntüler oluşturmuştu. Göz kırparken ya da konuşurken yarıda kalmış yüz ifadeleri ve o şiddetli sessizlik… Unutulacak gibi değildi.

Benim o an ne kadar şaşırdığımı ve hatta ürktüğümü tahmin edebilirsiniz. İlk etapta bir rüyada olduğumu sanmış ve kolumu çimdiklemiş olmam da muhtemel. Fakat Ahmet Hamdi Tanpınar her şeyin farkındaydı ve bana şöyle seslendi:

— Neden bu haldeyiz ve neden buradayım bilmiyorum, fakat senin yazar olmak istediğini biliyorum. Az sonra her şey normale dönecektir. Sana yazarlık konusunda birkaç tavsiyede bulunmak isterim.

…..

Tavsiyelerini sıraladıktan hemen sonra her şey normale döndü. Selim Naşit Özcan maçları yorumlamaya, kameralar da çekim yapmaya devam ettiler.

O an aklıma Tanpınar’ın “Selam Olsun” isimli şiiri geldi. O şiirde ölmüş birisi, “Selam olsun bizden güzel dünyaya” diye başlayarak her dörtlüğün sonunda şu soruları soruyordu:

“Bahçelerde hâlâ güller açar mı? Mavi gökte kuşlar yine uçar mı? Işıklar gölgeler suda oynar mı? Adımızı soran arayan var mı?”

Ben bir yandan tuhaf bir şekilde, bu soruları şimdi neden sormadı diye düşünürken, bir yandan da yazarlık sırlarını aklımda nasıl tutacağımı düşünüyordum. Oysa bunlardan önce asıl bu yaşadığım şeyin gerçekliğini sorgulamam gerekmiyor muydu? O sırada önümdeki deftere baktığımda bu sorumun da cevabını bulmuştum, çünkü tavsiyelerin hepsini eksiksiz bir şekilde defterime not almıştım.

….

Zamanın, rüyaların ve güllerin şairine Selam Olsun.

Kuşlar uçmaya, güller açmaya, adı -her geçen gün daha fazla- anılmaya, yazıları, şiirleri ve romanları gönüller devşirmeye devam ediyor.

Dilerim bir ana sığmış ebediyet rüyası olarak tanımladığı o gül, her daim onunla olsun.

HÜSEYİN BURAK UÇAR

KAYNAK: YENİ SAKARYA GAZETESİ