Adı hafızamda, Nietzsche Ağladığında isimli kitabı ile yer etmiş bir yazar Irvin Yalom. Fakat ne o kitabını ne bir başka kitabını henüz okumamıştım. Kitaphaber İstanbul Okuma Grubu olarak bu ayki değerlendirme kitabımız, Yalom’un 2012 yılında yazdığı Günübirlik Hayatlar kitabıydı. Bu sayede ben de merak ettiğim bir yazarla tanışmış oldum.
Kitaba ilk öyküde ısınamadım. Fakat pes etmedim. İyi ki de etmemişim. Çünkü ısınmam her öyküde biraz daha arttı. 10 öykü var. Çoğunda ya baş karakter ölümcül hasta, ya da bir yakını ile ilgili onu sarsan bir ölüm gerçekleşmiş. Tamamı terapi seanslarıyla geçen kitap, genel olarak ölüm korkusu ile yaşamayı öğrenmek üzerine. Bazen içim kararmadı değil. Fakat kitabı bitirdiğimde ilk öykü de dahil bütün öykülerin değeri gözümde bir kat daha arttı. Galiba bunda Yalom’u her öyküde biraz daha tanımak da etkili oldu. Hatta çoğu öyküde kendimi onun terapisti gibi hissettim. O hastalarını dinliyordu, ben hem o hastaları hem de Yalom’u dinliyordum. 81 yaşındaydı ve ölüm korkusunu gelgitlerle de olsa yaşıyordu. Kitabı eşine şu cümle ile ithaf etmişti: Eşim Marilyn’e… Birlikte geçen altmış yıl bana az geliyor. Aslında onu kaybetme korkusu da yaşıyor Yalom. Ne ilginçtir ki eşi bu cümleyi yazdıktan 5 yıl sonra 87 yaşında kanserden vefat ediyor.
Beni en çok etkileyen öykü “Git Kendine Bir Ölümcül Hastalık Bul” isimli öykü oldu.
Bu öyküde 63 yaşında ve kanserin son evresinde olan Ellie isminde bir kadın var. Editörlük yapan Ellie, kısa bir süre Yalom’dan terapi alıyor. Ona bir yıldan daha az ömrü kaldığı söylenmiş. Terapilerden sonra dünyayı gezmeye hazırlanıyor. Fakat buna takati kalmadığı için attığı bir mail ile Yalom’a kötü haberi bildiriyor: “Daha çabuk ölmek ve daha az acı çekmek için üç gündür yemeyi içmeyi bıraktım.”
Birkaç ay öncesine dönerek onun öyküsünü anlatmaya başlıyor Yalom. Bu öykü ve danışan tamamen gerçek. İsmine ve onun yazdığı maillere yer vereceği noktasında Ellie ile anlaşıyorlar. Hatta bunu bizzat Ellie istiyor. Yalom’un en çok duygulandığı ve gözyaşı döktüğü öykü bu. Ellie’nin yazdığı mailleri o da çok etkileyici buluyor.
“Git Kendine Bir Ölümcül Hastalık Bul” isimli öyküyü birkaç kez okudum. 22 sayfalık öykünün yaklaşık 10 sayfası Ellie’nin yazdığı o kalbe dokunan maillerden oluşuyor. Duygularını çok etkili cümlelerle ifade etmiş. Hastalığını öğrendikten sonra, terapi görmek istediğini belirttiği ve randevu istediği o ilk mailinde: “Bu koşullar altında en iyi nasıl yaşayabileceğimi bulabilmek için yardım almak istiyorum.” cümlesi dikkatimi çekmişti. Bu çok ilginç bir soruydu ve kanımca hangi koşullar altında olursa olsun herkesin sorması ve cevabının peşine düşmesi gereken bir soruydu.
Pişmanlıkları ile ilgili bir soruyu “Sanırım yeterince cesur olmamakla ilgili pişmanlıklar” diye cevaplıyor. Terapistine bir görüşmede “kanserli olarak tanımlanmak istemediğini” söylüyor. Çünkü insanların kanserli birisine aşırı hassas davranması da yaralıyor Ellie’yi. Ölümcül hasta olduğunu vurgulayan davranışlarla ve sözlerle çok karşılaşıyor. Hatta bazı insanların kanser olmakla ilgili meraklarını gidermek için onu bir sapık gibi izlediklerini ve onlara bazen beddua etmek ve “Git kendine bir ölümcül hastalık bul” demek istediğini fakat kendisini dizginlediğini söylüyor. Doğrudan gözlerimin içine bakacak insanlara ihtiyacım var diyor, gözlerini kaçıranlara değil. Bir bakıma, çevremizde kanserli bir hasta varsa ona nasıl davranmamız gerektiğini bize öğreten bu serzenişlerini, şu çarpıcı cümlelerle tamamlıyor: “Hayat geçici. Her zaman, herkes için. Ölümü bedenlerimizde taşıyoruz. Ama bunu hissetmek, belli bir ismi olan, belli bir ölümü hissetmek çok daha farklı bir durum.”
“Bu koşullar altında en iyi nasıl yaşayabilirim?” sorusunun altını çizmekte fayda var: Sahip olduğumuz koşulların, kişilerin, varlıkların farkına varabilmek, diğer bir deyişle saymakla bitiremeyeceğimiz nimetlerin şükrünü eda edebilmek çok önemli. Ölüm her an bizimle. Onu bedenlerimizde taşıyoruz. Bize ayrılan sürenin hakkını vermeli ve onu çok iyi değerlendirmeliyiz. Fakat bu sürenin ne kadar olduğunu bilmediğimiz gerçeğini ve hayatımızda bizim seçimlerimizle belirleyemediğimiz şeylerin olduğunu asla unutmamalıyız.
Prof. Dr. Irvin David Yalom Yahudi kökenli bir Amerikalı. Psikanalist, psikiyatrist, psikoterapist ve yazar. Varoluşçuluk felsefesini benimsemiş, Tanrı yerine doğa demeyi tercih ediyor ve ölümden sonra bir hayat olduğuna inanmıyor. Buna rağmen bu kitabın bana baştan sona “Ölümü sık sık hatırlayınız, nasihat olarak ölüm yeter” hadis-i şerifini hatırlattığını söyleyebilirim. Varoluşçu görüşte herkes kendi seçimleriyle yaşar, kendi kaderini kendi yazar. Oysa Ellie’nin 63 yaşında kansere yakalanıp ölmeyi kendisinin seçmediği kesin. Irvin Yalom’un bugün itibarıyla 95 yaşında hâlâ yaşıyor olması fakat “seninle 60 yıl bana yetmiyor” diyecek kadar sevdiği karısının ölmüş olması da bir seçim değil.
İnsana verilen yaşam süresinin belirsizliği ve ölüm gerçeği, bütün felsefelerin felsefe yapamadığı kara bir delik olmaya sanırım kıyamete kadar devam edecek.
HÜSEYİN BURAK UÇAR
Kaynak: YENİ SAKARYA GAZETESİ