19. ve 20. yüzyılın en etkili düşünürlerinden biri olarak kabul edilen William James (1842-1910), Ahlak Felsefecisi ve Ahlaki Yaşam isimli kitabında çok ilginç bir varsayımda bulunuyor:
“Öyle bir dünya varsayalım ki milyonlarca insan sürekli mutlu yaşasın ama bir şartla: Uzaklarda bir yerlerde bir yitik ruh tek başına eziyet çekmek zorunda olsun. Bir an için içimizden bize sunulan mutluluğa yapışmak gelse bile yine ilk kapılacağımız özgül ve bağımsız duygu, bile isteye böyle bir pazarlık yaparak elde edilen mutluluğun ne kadar çirkin bir şey olduğudur.”
William James’in bu varsayımı, ünlü bilim kurgu yazarı Ursula K. Le Guin’e ilham olur ve bu ilhamla Omelas’ı Bırakıp Gidenler başlıklı kısa öyküsünü yazar.
Ülkemizde daha çok Mülksüzler (1974) romanı ile tanınan yazar (1929-2018), yalnızca bilim kurgu değil, 20. yüzyıl Amerikan edebiyatının en büyük ve en özgün kalemlerinden biri olarak kabul ediliyor. Benim kitaplığımda şu an için sadece Rüzgârın On İki Köşesi isimli öykü kitabı ile yer alan yazarın dili ve anlatımı çok sıra dışı. Bu kitaptaki 18 öyküden biri olan Omelas’ı Bırakıp Gidenler'de yazar, her şeyin mükemmel olduğu, insanların mutlu ve özgür yaşadığı bir şehir olan Omelas'ı anlatıyor. Polis yok, asker yok, din adamı yok. Çünkü onlara gerek yok. Ancak bu mükemmelliğin karanlık ve dehşet verici bir bedeli var: Şehrin tüm refahı ve mutluluğu, büyük bir binanın bodrumundaki pis, karanlık bir odada zincirlerle tutulan, sefalet içindeki tek bir çocuğun sürekli çektiği acıya bağlı.
Çocuğun nasıl bir sefalet içerisinde olduğunun anlatıldığı bölümü okumaya yürek dayanmıyor:
“Oda üç adım boyunda iki adım eninde. Altı yaşında gösteriyor ama on yaşına yaklaştı. Geri zekalı gibi görünüyor. Korku, kötü beslenme ve ilgisizlik yüzünden aptallaşmış. O kadar zayıf ki bacakları çöp gibi, midesi kemiklerine yapışmış, günde yarım tas mısır ve lapa ile yaşıyor. Çıplak. Sürekli dışkısı üzerinde oturduğundan kalçaları ve baldırları pişik ve yanık izleri ile dolu.”
Hikâyenin en çarpıcı yanı, Omelas halkının bu çocuğun varlığından haberdar olması. Çoğunluk, başlangıçtaki dehşet ve isyana rağmen, bu adaletsizliği kendi mutluluklarının bedeli olarak kabulleniyorlar ve hayatlarına devam ediyorlar. Ancak bazıları bu vicdani yükü taşıyamıyor ve tek başlarına, sessizce şehri terk ediyorlar. İşte bu kişiler, "Omelas'ı Bırakıp Gidenler".
Peki ya gidenler, gerçek dünyada nereye gidebilir?
Şimdi gerçek bir şehirde geçen ve gerçek bir çocuğun yaşadığı daha trajik bir olayı anlatan bir filme geçiş yapalım: 2025 yılının son ayında gösterime giren Hind Rajab'ın Sesi isimli film, İsrail'in Gazze'deki işgali sırasında altı yaşında hayattan koparılan Filistinli küçük bir kızın, Hind Rajab'ın gerçek ses kayıtları ve trajik hikayesinden yola çıkılarak hazırlanan, onun ölümcül bir şekilde sıkıştığı aracın içinden yaptığı yardım çağrılarını konu alan ödüllü bir belgesel-drama filmi. Tunuslu ünlü yönetmen Kaouther Ben Hania tarafından yazılıp yönetilen film, Gazze'de yaşanan insanlık dramını sarsıcı bir dille sinemaya taşıyor.
Hind Rajab, ailesiyle birlikte Gazze'deki bir araçta İsrail ateşi sonucu mahsur kalır. Araçtaki herkes ölür, ancak Hind, yaralı olarak hayatta kalır ve Filistin Kızılayı'nı arayarak 3 saat boyunca yardım ister. Filmi izlerken siz de Kızılay operatörleri gibi çaresiz kalıyorsunuz. Ölmüş yakınlarının cesetleri arasında sıkışmış bir halde üç saat boyunca "Korkuyorum… Tanklar ateş ediyor… Hemen gelip beni kurtarın…" diye feryat eden altı yaşında dünya tatlısı bir kız hem çağrı merkezindekilerin hem de izleyicilerin yüreğini parçalıyor.
Ekipler, Hind'in aracını ancak 12 gün sonra, İsrail askerlerinin bölgeden çekilmesinin ardından inceleyebilir. Araç, 355 kurşun deliği ile delik deşik bulunur ve Hind ile birlikte amcası, teyzesi ve kuzenlerinin cansız bedenlerine ulaşılır.
Filmin kapanışında Hind'in hayattayken deniz kenarında oynadığı mutlu anları gösteren ev videolarına yer verilmiş. Nasıl da sevimli, hayat dolu bir çocuk olduğunu görmek ve onun 355 kurşun ile delik deşik olmuş bir araçta son nefesini vermiş olduğunu bilmek içinizi dağlıyor.
Benzer ölümler ile hayattan koparılan on binlerce çocuk geliyor aklınıza ve yapabildiğiniz tek şeyin, o malum ürünleri almamaktan ibaret olduğunu hatırlıyorsunuz ve elinizden başka bir şey gelmediği için hicap duyuyorsunuz.
Gerçek dünyada dünyanın kendisi Omelas olmuş, bodrum katı; başta Gazze ve bombalar altındaki diğer bütün şehirler, odadaki çocuk ise Gazzeli çocuklar başta olmak üzere acı ve sefalet içindeki bütün çocuklar. Ve ne yazık ki mutlu insanların büyük çoğunluğu bu durumdan hiç de rahatsız görünmüyorlar.
Rahatsız olanların duygularını ise zarif şairimiz Cahit Zarifoğlu çok güzel ifade ediyor:
“Çocukları ürkütülmüş bir dünyanın denizi mavi olsa ne yazar, olmasa ne?”
Kaynak: YENİ SAKARYA GAZETESİ