“Günler kısaldı.”
Eylül dendiğinde bazılarının aklına, Yahya Kemal’in “Eylül Sonu” şiirindeki şu mısralar düşüverir:
“Günler kısaldı. Kanlıca’nın ihtiyarları
Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları”
Kısalan sadece günler değil, bir ömürdür aslında şair için, nasıl geçip gittiği anlaşılmayan üstelik… Ve o ömür, “yalnız bu semti sevmek için” bile kısadır işte.
Üstad Necip Fazıl da hemen aynı şeyleri görür baktıkça sonbahara, sonbahardaki ihtiyarlara. Adım adım yaklaşılan “son”un ve o artık kaybolmuş gençliğe duyulan özlemin metaforudur sonbahar:
“Yıllar bir gözyaşı olup da kaymış
Nurlu ihtiyarın yanaklarında.
Yapraktan saçını yerlere yaymış
Sonbahar ağlıyor ayaklarında”
Şükrü Erbaş da onlar gibi, bir ömrün hatta bir dünyanın sonu gibi sembolleştiriyor güz mevsimini şiirinde:
“Ve güz geldi Ömür Hanım / Dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul / İnsanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde”
Sonbahar ya da güz deyin adına, en çok kim tarafından sevilir? Galiba kış çocukları tarafından… Ben de onlardan biriyim. Peki başka? Bir ikincisi de şairlerdir muhakkak. En saf, en lirik, en hüzünlü şiirlerin mevsimidir çünkü güz. Kendisi bir şiir gibi dikiliverir şairin karşısına yaprak yaprak, ıslak ıslak. Tutar Attilâ İlhan, Emperyal Oteli’ni yazıverir o zaman:
“Emperyal Oteli’nde bu sonbahar
Bu camların nokta nokta hüznü
Bu bizim berhava olmuşluğumuz
Bir nokta bir hat kalmışlığımız”
Sonbahar yaprak demek, altın renginde sapsarı… Ayaklarınızın altında ezip geçmeden önce Can Yücel’e kulak verirseniz daha bir anlarsınız kıymetini onların:
“Sararıp dökülmeden önce kızaran yapraklar, ki onlar
Şan verdiler ortalığa bütün bir sonbahar”
Ziya Osman da sever sonbaharı, bakmayın, fakat içindeki o azıcık ümidin bitivermesinden korkar, sonbaharın ardı kıştır yine:
“Çiçeğin rengi soldu / Bitti şarkısı kuşun / Yol tenha, dal mecalsiz, su durgun / Tabut yapılan tahta, ev ev taşınan odun / Bahar, ümit yerine, ey kış, içimde korkun!”
Hâlâ güz mevsiminde bir şarkı mı arıyorsunuz? Ne yazık, artık bir şarkısı kalmadı güzün. Kuşun da şarkısı bitti güzün de. Şarkılar yerine şiirlere bakın siz, artık neredeyse hiç okunmayan o şiirlere. Kimileri yine afili bir kitap kapağının bir fincan kahveyle yan yana çekilmiş fotoğrafını paylaşmayı tercih edecek belki. Siz öyle yapmayın, çekin rastgele bir şiir kitabını raftan, sonbahar dizeleri düşsün önünüze birden, belki Haşim’den olur, “eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak”la… Belki Tanpınar çıkar karşınıza, “Mevsim mi bu geçen yoksa ölüm mü?” diyerek.
Varsın çivisi çıkmış olsun dünyanın, varsın eksilmiş olsun sürüyle göç eden kuşlar… Her gün “Kış geldi mi?” diye sorarak pencereye koşan bir küçük kızınız varsa benim gibi, onunla beraber, yoksa eşiniz dostunuzla, yahut tek başınıza, dışarıya bakın o pencereden; çiğ sarıya, kızıla, kuruyan dallardaki yağmur damlalarına… O zaman belki Nâzım da düşebilir aklınıza, onun “Çiçekli badem ağaçlarını unut” diye seslenişi sevdiğine:
“Islak saçlarını güneşte kurut / Olgun meyvelerin baygınlığıyla parıldasın / nemli, ağır kızıltılar … / sevgilim, sevgilim, / mevsim / sonbahar…”
Hasan Hüseyin Korkmazgil, “Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç” diyor. Sonbahar, öyleyse aşkın da sonu oluyor bazen. Öyle olmasa Dıranas, “Aşklar uçup gitmiş olmalı bir yazla / Halay çeken kızlar misali kol kola” diye hayıflanır mıydı?
Kendi sonbaharını hep içinde taşıyan, sonbaharın her rengine ayrı şiir yazan Cahit Sıtkı’yı unutacak mıyız? “Ayva sarı nar kırmızı sonbahar! / Her yıl biraz daha benimsediğim. / Ne dönüp duruyor havada kuşlar? / Nerden çıktı bu cenaze? Ölen kim? / Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar?”
Bir aşk adamı, çok âşık adam Cemal Süreya, bir terk edişle özdeşleştiriyor sonbaharı, “eylüldü” diyor, “eylüldü”: “Sarı sıcak cümlelerde sözün kadar yalan, / Ellerin kadar ıssız, / Sen kadar zamansız molalar veriyordum / Ve çocuksu bir bencillikti hüznümüz. / Eylül’dü…”
Kim ne derse desin, hepimiz şair oluyoruz sonbaharda! Hepimiz âşık, hepimiz içli, hepimiz yaşlı biraz… Hilmi Yavuz gibi cevabını bilsek de soruyoruz işte, eylülde:
“Biz kiminiz?
Hüznümüzünüz artık”.
Ve sonunda, öylesine bakıyoruz ki yağmura, Rilke gibi, gözlerimizin içine içine yağdığını hissediyoruz yağmurun:
“Eski mobilyalarım koymama müsaade ettikleri bir samanlıkta çürüyor. Benimse, ah ey Tanrım, benimse üzerimde çatı yok, ve yağmur gözlerimin içine yağıyor.”