İslam âlemi olarak bir bayrama daha kavuştuk çok şükür. 2017 yılında, kökü asırlar öncesine,  Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etmek üzere bıçağını çektiği güne dayanan, Müslümanların Ramazan’la birlikte iki dinî bayramından birini, Kurban Bayramı’nı idrak ediyoruz. Evet, ediyoruz ama nasıl? İçimiz rahat mı Müslümanlar olarak? Maalesef değil. Pek çok şey var bizi zorlayan, canımızı sıkan. Suriye’de, Filistin’de, Arakan’da yaşanan zulüm ve şiddet gölgeliyor bayram sevincimizi. Sonra kendi içimizde bir türlü çözemediğimiz sorunlar var. Pislik, cehalet ve umursamazlık… Bunlarla aramıza bir türlü tam manasıyla mesafe koyamadan; aklı, merhameti, vicdanı ve ahlakı boşlayarak kesiyoruz kurbanlarımızı yine. Ve Allah’tan kabul etmesini bekliyoruz. Eksiklerimizi görmeden, tamamlamaya çalışmadan…

En önce temizlik… Peygamberimizin (SAV) “Temizlik imandandır” diye bildirdiği ama onun ümmeti olarak yeterince önemsemediğimiz bir konu bu. Kurban bayramında daha da görünür olan bir zaafımız. Kâğıt üstünde gelişiyor, modernleşiyoruz ama kurban kesimi konusunda hâlâ yeterli medeniyet seviyesine varamamış olduğumuz aşikâr. Büyükşehirlerdeki otoban kenarları, park ve bahçeler, yol kenarları ve boş arsalarda kesilip artıkları bırakılan kurbanlıklar, çöp konteynerlerinde birikmiş, hastalığa davetiye çıkaran kurban uzuvları, hep şikâyet etsek de artık kanıksadığımız manzaralar haline geldi. İstanbul boğazının kıpkırmızı renge bürünmesi de bize tuhaf gelmiyor ne yazık ki! Müslümanların en önce kaçınması gereken şeyin pislik ve çevreye zarar vermek olduğunu idrak etmeden kesilen kurban ne kadar Allah’a ulaşır sizce?

Sonra cehalet… Bir bakalım, nasıl geçiyor bayramımız? Kaçıp kurtulan danaları kovalayarak, sokakları kana ve pisliğe bulayarak, daha ilk günden et ziyafetiyle kafayı ve mideleri bozarak… Allah kabul eder mi kurbanımızı? Haber kanallarında kurban bayramının hemen yalnızca “Kurban etini nasıl tüketmeliyiz?” başlığıyla verilmesi, etin ne zaman, ne kadar ve ne şekilde yenmesi gerektiğinin uzun uzun anlatılması hangimizi rahatsız ediyor? Sahi, ne için kurban kesiyoruz biz? Bol bol kavurma yemek için mi yoksa etin yüzünü bile görmeyenleri bir günlüğüne de olsa sevindirebilmek için mi? Kurban bayramı mı idrak ediyoruz yoksa gastroloji şenliği mi yapıyoruz? Bu kutsal günleri Batılıların pasta bira festivallerine benzetmenin kime ne yararı var?

Çocukluğumda, Adapazarı’nda, Lojmanlar’daki evimizin bahçesinde keserdik kurbanımızı. Önce vişne, sonraları ise ceviz ağacının altında. Ben, içim kaldırmadığından ve biraz da kan tuttuğundan, uzak bir mesafeden izlerdim hayvanın kesilip kanının toprağa akıtıldığını. Derisi yüzüldükten sonra kurbanın az bir kısmı kendimize, geri kalanı da dağıtılmak üzere pay edilirdi özenle. Derisini asla zayi etmezdi babam, ya bir ihtiyaç sahibine, bir hayır kurumuna verir ya da kendisi kurutarak pösteki yapardı. Bu kelimeyi ilk defa duyanlar için söyleyelim, koyun veya keçi postuna pösteki deniyor. Bugün çok bilinmez ama eskiden bu oldukça yaygın bir gelenekti, hâlâ da eskisi kadar olmasa bile sürdürülmekte. Sekiz on yaşlarımdayken kurban bayramında kestiğimiz bembeyaz bir keçinin pöstekisi yıllarca namazlık olarak kullanılmıştı evimizde. İşte bu yüzden, kurban en çok, bembeyaz, kar gibi temiz bir pöstekiyi çağrıştırır bende. O pöstekide namaz kılan babamı seyrederken duyduğum huzurdur biraz bayram da… Kurban, temizlik, namaz, dua ve bayram… Yazık ki Ramazan’ın uhreviyetini ne kadar yitirdiysek Kurban’ı da o derece anlamaktan uzak haldeyiz artık.

Pisliğe ve cehalete değindik ama onlar kadar bizi felakete sürükleyen bir şey daha var: Umursamazlık. Neyi umursamıyoruz? Başta kendimizi! Daha iyi, daha yararlı bir insan olmak için çaba göstermeyi umursamıyoruz. Dünyayı düzeltmeye önce kendimizden başlamamız gerektiğini umursamıyoruz. Komşumuzu umursamıyoruz, dostumuzu, akrabamızı, aç yatanı, ülkesinden kaçanı, iltica edeni, karısına, çocuğuna, kardeşine kendini feda edeni, üç kuruşa el memleketinde çalışmaya değil köleliğe mecbur kalanı… Filistin’i, Suriye’yi, Arakan’ı… Zulüm gören, işkenceyle öldürülen Müslüman kardeşlerimizi hele, hiç! Bu bitmeyen, bu arsız bencilliğimizi cennetimiz sanarak, kapımızı, penceremizi, gözümüzü, kulağımızı kapatıyoruz dindaşlarımıza. Bu körlük, en çok düşmanlarımızı sevindiriyor. Nasıl da kolayca dağılıverdiğimizi, birbirimize sırtımızı döndüğümüzü, sadece kendi derdimize düştüğümüzü gördükçe seviniyorlar içten içe.

İşte bu yüzden, her yıl Müslümanların sırtına eskisinden daha ağır bir yük bindiğini gördükçe, birbirimize gerçekten el uzatamadığımızı, çünkü yeterince güçlü ve akıllı, yeterince samimi, yeterince hasbi olamadığımızı fark ettikçe… Her bayram biraz daha endişeli, biraz daha buruk gönüllerimiz.  Buna dur demek için gaflet uykusundan uyanmalıyız ilkin. Umursamazlığı, ataleti yenmeli ve üzerimize düşeni yapmalıyız. Müslüman’ın Müslüman’a borcu bu!

Kurban bayramınız mübarek olsun.