Bir Müslüman’ın kendine sorması gereken en önemli sorulardan biridir: Peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV)’i ne kadar tanıyorum? Bu soruya samimi bir cevap verirsek şayet, pek çoğumuzun başı utançtan öne eğiliverecektir. Hz. Muhammed (SAV)’i hakkıyla bilmek, anlamaktan söz ediyorum, ilkokul bilgileriyle basmakalıp ezberleri künhüne vakıf olmadan bülbül gibi şakımak değil kastettiğim.

Bakın, yine bir Kutlu Doğum Haftasını geride bıraktık. 2017 yılının 14-20 Nisan tarihleri arasında da ülkemizde her yıl olduğu gibi Kutlu Doğum Haftası vesilesiyle peygamberimizi anıyor, mevlitler, salavatlar, dualarla onun şerefli varlığının yeryüzüne gelişini kutluyoruz. Peki ya sonra? Peygamberimizin yaşarken biz ümmetine çizdiği istikameti, veda hutbesinde söylediklerini ne kadar uyguluyoruz? Bu çeşit anma etkinlikleri dışında yaşantımızın içinde peygamberimizin sünneti ne kadar var? Onun her biri tartıya vurulamayacak değerde önem arz eden sözlerini, örnek hayatını, mücadelesini, bizim için döktüğü gözyaşlarını anlayabiliyor, bunun için çaba gösteriyor muyuz?

Peygamberimizi anlamanın bir yolu da sanattan geçiyor. Ama nasıl? Dün Sakarya Üniversitesi’nde düzenlenen sempozyumunbaşlığı tam da bununla ilgiliydi: Hz. Peygamber’i Sanatla Anlatmak. Sakarya Üniversitesi ile birlikte Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi ve Sakarya Büyükşehir Belediyesi’nin ortaklaşa düzenledikleri zengin içerikli sergi ve panellerden oluşan sempozyumunilk günü görece kalabalık olsa da ne yazık ki şehirden katılımın yok denecek kadar az olduğunu gözlemledim. Bu sorun, şehir ile üniversite arasındaki kopukluk, ne zaman ve nasıl çözülecek çok merak ediyorum.

İlk gün yapılan oturumlarda çarpıcı ve cesur sorular ortaya atıldı ve tartışıldı. Peygamberimizi anlatmak ve anlamak yolunda sanatın rolü ne olabilir? Romanda, sinemada ve görsel sanatlarda peygamberimizi nasıl anlatmalıyız? Vb…  Açılış oturumunda söz alan isimler üniversitemiz Fen Edeb. Fakültesi Dekanı, Prof. Dr. Yılmaz Daşcıoğlu, Fatih Sultan Mehmet Vakıf Ünv. EdebiyatFakültesiDekanı Prof. Dr. Fatih Andı, aynı üniversiteden öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Ahmet Murat Özel, yazar-eleştirmen Ömer Lekesiz ve Şair, Dr. Celal Fedai oldu. Kendi adıma, açılış oturumunun en renkli ve can alıcı konuşmalarının iki değerli hocamız Prof. Dr. Fatih Andı ve Prof. Dr. Yılmaz Daşcıoğlu’nunkiler olduğunu söyleyebilirim. Her iki hocamız da kurmaca dünyasında Hz. Peygamber’in bugüne kadarki işlenişine ve bundan sonra nasıl bir tutum izlenmesi gerektiğine dair samimi ve ufuk açıcı görüşlerini paylaştılar. Kısaca bahsedeyim.

Fatih Andı, Peygamberimizi bir romanın hele ki popüler roman dediğimiz daha basit kurmacanın içine “hapsetmenin” yanlışlığına değindi. Ona göre, Hz. Peygamber’i bir romanın içine yerleştirmek hem romanın ruhuna hem de Peygamber efendimizin yüceliğine ve ona duyduğumuz hürmete ters düşmekteydi. Her ürün, kendisini üreten ideolojiyi yeniden üretmektedir, öyleyse Batı kaynaklı ve “dünyevi” bir tür olan roman da aynı şeyi yapacaktır. Roman, kurmaca yani yapay bir dünya sunar. Bu demektir ki, Hz. Peygamber’i romanın içine olduğu gibi yerleştirmek romanın kurmaca dünyasına aykırıdır! Her roman bir mahremiyetin ifşasıdır, trajik hayatların destanıdır; yalnızlaştırıcı, yabancılaştırıcı bir tüketim kültürünün ürünüdür. Bunları da ekledikten sonra soruyor Fatih Hoca: Böyle bir türün içine, bir mümin hassasiyetiyle Peygamber efendimizi nasıl yerleştireceksiniz?

Öyleyse hiç mi anlatmayacağız Peygamber efendimizi romanda, sinemada yahut bir başka sanat dalında? Bu görüşler elbette tartışılabilir, sorgulanabilir. Ancak Fatih Hocaya yüzde yüz hak verdiğim bir nokta var ki o da Peygamberimizin adı kullanılarak üretilen bayağı ve arabesk popüler romanlar. Fatih Hocanın deyişiyle “Müslüman adabının dışına çıkılmış romanlar”. Ümmetin Canısı, Allah’ın Sırdaşı, Babam Muhammed vb. sınırlayıcı, yazarlarının kendi daracık zaviyelerinden görerek yazdıkları, Müslüman hassasiyeti, bilgi ve zekâsından uzak, sözde “edebi” ürünler!Bunlardan kurtulmak mümkün mü acaba?

Öte yandan, meseleye bu denli keskin ve yadsıyıcı bir tutumla yaklaşmayan Yılmaz Daşcıoğlu hocamız, Peygamberimizin, biri mucize gösteren, insanüstü diğeri ise aramızdan bir model olarak seçilmiş olmak üzere iki yönünün bulunduğunu hatırlatarak asıl sorunun sanatta bunlardan hangisinin, nasıl anlatılacağı olduğunu söyledi. Kurgudan ne kadar kaçabiliyorduk? Tarih de nihayet bir kurgu değil miydi? Öyleyse Peygamber efendimizi bir kurmacada anlatamayız demek sekülerliğin ta kendisidir, kutsalın alanını sınırlandırıp kendi dünyamızın dışına çıkarmaktır. Oysa metafor, melodi, imge, ritim vb. pek çok unsurla, Peygamber efendimizin “yüceliği” de sanatta yansıtılabilir. Elbette yücelik duygusunu kaybetmeden ve onu sıradanlaştırmadan! Bunu romanda anlatamıyorsak yeni bir kurgu, yeni bir tür inşa edebiliriz. Modern destanlar gibi, kutsalın dışında da kalmayan, sürekli yüceliğe dönük bir anlatım dili mümkündür. Çünkü dilin ifade kabiliyeti sonsuzdur.

Gerek Fatih Andı gerekse Yılmaz Daşcıoğlu hocamızın söyledikleri üzerinde dikkatle düşünmeye değer. Peygamber efendimizi sanatta yansıtmaktan vaz mı geçeceğiz yoksa onun yüceliğine uygun bir sanatsal anlatım mı bulmaya çalışacağız? Osmanlı’da Peygamberimize de yer verilen minyatürleri, ona yazılan naatları, ondan söz eden romanları, şiirleri ve hatta kısa süre önce vizyona giren ve tartışmalar yaratan, İranlı yönetmen MecidMecidi’nin sinema filmi Hz. Muhammed (Allah’ın Elçisi)’ni bu gözle değerlendirmek şart. Ressam Erol Akyavaş’ın Miraç’ı, Necip Fazıl’ın Çöle İnen Nur’u gibi farklı, orijinal eserlerle Peygamberimizi anlatmanın yeni yolları olmalı. Böylece bütün bir Müslüman âlemi olarak sevgili Peygamberimizi daha iyi anlama imkânına da kavuşabiliriz belki.