Gazetecinin biri akıl hastanesini ziyaretinde hekime sorar “Siz hastaları nasıl kategorize ediyorsunuz. Mide veya iç hastalıklar daha kolay da beyinle ilgili hastalıklarda muayene şekli nedir?” diye…

Doktor da “Biz bir küveti ağzına kadar suyla doldururuz, yanına büyük bir kova, daha küçük bir kova ve cezve koyar; sorarız küvetteki suyu nasıl boşaltırsın? diye.

Şimdiye kadar sorduklarımın büyük bir ekseri büyük kovayla boşalttılar.”

Gazeteci de “aynı öyle” demiş. Doktor “Biz büyük kovayla boşaltanları tedavisi çok zor bölümüne koyarız. küvetin tapası varken kovayla boşalttı diye.”

İkinci hikaye;

Aristo’yu ders vermeye çağırmışlar, gitmek istememiş. Zorla ikna edilince derse girmiş.  Talebelerden büyük boy bir kağıt almış ortasına bir nokta çizmiş ve sormuş “Ne görüyorsunuz?” diye. Talebeler -ki bana da büyük bir ekseri aynı cevabı verdi- “nokta” demişler. O da kağıdı atıp sınıfı terk etmiş, “Sizden bir şey olmaz” diye.

“Neden” diye sorduklarında “İçinizde bu kağıdı gören yok da ondan” diye cevaplamış.

Bu iki hikayeden çıkarılabilecek sonuçları itibariyle birisinin sizin önünüze koyduğu seçenekler onun tercihleridir.

Siz kendi tercihlerinizi ortaya koyamamışsanız, başkalarının tercihlerine göre yaşamak durumundasınız demektir.

Olayları bütünü içinde görmeyip kısır bir döngü içinde mütalaa eden toplumların hali bizimki gibi oluyor.

Önce düşünmesini öğrenmemiz lazım gibi geliyor bana…

Bunun için ne yapmak lazım dendiğinde benim tespitlerim şunlar;

Bir kere gördüğünüz her şey durduğunuz yerle orantılı.

Gördüğünüz şeyde sıkıntı varsa durduğunuz yerde sıkıntı vardır.

Televizyonda haber seyrederken dikkat edin, spiker haberi nasıl yorumlamanız gerektiğini size söyler, sonra haberi okur...

Politikacılar sizin nasıl olaya bakmanız gerektiğinizden hareketle sizden rey ister.

Yöneticiler uygulamalarında şehirde yaptığı her türlü hadiseyi toplumun rahatı açısından kendi fikirleri, akılları ölçüsünde yaparlar.

Adına “Toplumun rahatı, sizin için yaptık” gibi kendilerinin bile inanmadığı bir lafla geçiştirirler.

Hayret ettiğim bir şey var; Televizyonlarda Türkiye’nin ekonomisiyle ile ilgili konuşan ekonomistlerin hiç biri ömründe iki kilo ıspanak alıp satmamışlardır.

Asayişle ilgili konuşanların yakına tamamı gazetecidir. Toplumun startı düz bir çizgiyse varış da düz bir çizgide olur. Başlangıç daire ise ortada kilitlenip kıpırdayamaz hale gelir. Tıpkı bizim olduğumuz gibi.

Eğitimin ana hedefi topluma düşünmesini öğretmek değil midir?

Değilse nedir?

İnsanın davranışlarının üzerinde, alışkanlıklarının tesiri yüzde altmışın üzerindedir.

İyi pazarlamacı devletler, toplumun alışkanlıklarıyla oynayıp onlara istediklerini yaptırır gibi geliyor bana...

Bizler düşünce başlangıcını hangi inanca göre ayarlarsak, gördüklerimiz onun aydınlattığı yoldur.

Saygılarımla…