Bir toplumun ahlaki çöküşü, sokaklardaki suç oranlarının artmasıyla veya ekonomik krizlerin derinleşmesiyle başlamaz. Gerçek ve geri döndürülemez çürüme, o toplumun en kutsal saydığı değerlerin, bizzat o değerlerin savunuculuğunu kimseye bırakmayanlar tarafından bir suç ve yolsuzluk kalkanına dönüştürüldüğü an başlar.

İstanbul M. vekili ve eski Bakan Sn. Soylu’ nun, Türkiye’yi sarsan milyarlık fon skandallarına ve bu skandallara dair Aziz M. Hüdayi Vakfı’nın yaptığı “toplumsal çürüme” uyarısına verdiği tepki, tam da bu ahlaki iflasın, bu derin çürümenin anatomisini gözler önüne sermektedir.

Sayın Soylu, dudak uçuklatan yolsuzluklar, borsa sisteminin kalbine yerleşmiş mafyatik ağlar ve milletin cebinden hortumlanan milyarlar karşısında millete hesap vermek yerine, bir kez daha o eski, yıpranmış ama siyaseten hala ekmek yediren karta sarılıyor: 28 Şubat mağduriyeti. “Çocuğuma nerede Elif Ba’ yı okutacağım diye düşündüğüm günleri unutmadım” diyerek, bugünün devasa suçlarını, dünün HAKLI MAĞDURİYETLERİYLE geçiştirmeye çalışıyor.

Peki, Sayın Soylu’ ya sormak gerekmez mi: Dün gizli gizli Elif Ba okutulan o çocuklar, bugün o Elif Ba’ nın öğrettiği “kul hakkı”, “helal-haram” ve “adalet” kavramlarını ne çabuk unuttular? Dünün Elif-Ba öğrenen mağdurları, bugünün milyarlık fon vurguncularına dönüşürken, bu ülkenin ahlaki temellerini kim çürüttü?

Sn. Soylu’ nun açıklaması, Türkiye” nin en trajik çelişkilerinden birini barındırıyor. “Çürüme Batı’ya hamledilir, bize asla” diyerek sergilenen bu hamasi kibrin altında, Doğu’nun ve bu coğrafyanın en büyük hastalığı yatıyor: Kötülüğü dışarıda ararken, kendi içindeki irini kutsal örtülerle gizleme alışkanlığı.

Eski Türkiye’de, vesayetçi sistemin dayatmaları altında insanların inançlarını özgürce yaşamaması, çocuklarına Kuran okutamaması, başörtülü genç kızların üniversite kapılarında itilip kakılması şüphesiz büyük bir ZULÜMDÜ. Bu toplum, o zulme karşı bir itiraz yükseltti ve bugünkü iktidarı o itirazın omuzlarında iktidara taşıdı.

Bugün milyonlarca vatandaş ay sonunu getiremezken, asgari ücretli bir baba çocuğuna okul harçlığı verememenin ezikliğini yaşarken; birileri “fon” adı altında, hiçbir üretim yapmadan, hiçbir katma değer yaratmadan, sadece siyasi nüfuz ve içeriden alınan tüyolarla milyarlarca lirayı ceplerine indirmektedir. Üstelik bu vurgunlar silsilesinin içinde yer alan isimlerin tam listesi, siyasi ucu kime dokunacağı muhtemelen bilindiği için, saklanmakdamıdır? Elit bir kadro, dokunulmazlık zırhına bürünmüş halde, hukukun ve adaletin etrafından dolanarak ülkenin kaynaklarını sömürürken, sorumlu makamlarda oturanların çıkıp “Bizde çürüme olmaz ” demesi, aklımızla, vicdanımızla ve inancımızla alay etmektir. Çürüme tam olarak budur! Çürüme, hırsızlığın adının “iş bilmezlik” veya “ticari risk”, yolsuzluğun adının ise “kader” yapılmasıdır.

Kutsalın İçinin Boşaltılması: Şekli Dindarlık ve Ahlaki İflas

Bu tablonun en can yakıcı, en isyan ettirici tarafı ise şüphesiz dini sembollerin bu kokuşmuş düzenin içinde zarar görmesidir. Bir dönem iffetin, inancın, direnişin ve ahlakın sembolü olan başörtüsü, bugün maalesef helal-haram dinlemeden milletin parasına çöken, lüks ve şatafat içinde yüzen, kibirden yanına yaklaşılmayan bir “yeni elit” kesimin sınıf atlama ve dokunulmazlık rozetine dönüştürülme görüntüsüdür.

Başörtüsünün temsil ettiği manevi ve ahlaki değerlerin, bizzat o örtüyü bir zırh gibi başlarında taşıyan ama elleri harama uzanmaktan zerre çekinmeyenler tarafından ayaklar altına alınması, o kutsala yapılabilecek en büyük ihanettir. Bu, başörtüsüne ve inanca, 28 Şubat’ın yasakçı zihniyetinin bile veremediği kadar büyük bir zarardır. Dışarıdan bakan birinin, şekli olarak en üst düzeyde dindar görünüp, pratik hayatta en acımasız kapitalistten daha hırslı, en yozlaşmış bürokrattan daha ahlaksız davranan bu profilleri gördüğünde dine ve dindara duyacağı güven sarsılmıyorsa ne sarsılacaktır?

Bir yanda lüks ciplerden inmeyen, sosyal medyada şatafatlı hayatlarını gözümüze sokan, milyonluk ihaleleri ve şaibeli fonları yönetirken en ufak bir hukuki veya vicdani kaygı gütmeyen, ancak eleştirildikleri an “inançlarımıza saldırıyorlar” diyerek başörtüsünün arkasına saklananlar... İşte Aziz M. Hüdayi Vakfı gibi, yıllarını bu toplumun manevi inşasına adamış yapıların bile artık dayanamayıp "toplumsal çürüme" diye feryat etmesinin sebebi budur.

Çürüme, günahın işlenmesi değil, günahın kutsanmasıdır. Haramın, bir kısım dindar kılıklı eller tarafından meşrulaştırılmasıdır.

"Çürüme Batı'ya Mahsustur" Masalı ve Yüzleşmekten Kaçış

“Çürüme Batı’ya hamledilir, ama bize asla” sözü, sadece sosyolojik bir cehalet değil, aynı zamanda kasti bir hedef şaşırtmacadır.

Batı’da bir bakanın, bir bürokratın veya bankacının adı milyarlık bir fon skandalına karışsa, o ülkede yer yerinden oynar. Sorumlular anında istifa eder, bağımsız yargı kimsenin gözünün yaşına bakmaz, basın konunun üzerine korkusuzca gider. Batı'nın kurumları, kendi içindeki çürümeyi temizlemek için işler.

Peki ya "bize asla" diyen Türkiye'de ne oluyor? Milyarlarca liralık vurgunlar ortaya çıkıyor. İsimler havalarda uçuşuyor. Şantajlar, çantalar dolusu kayıt dışı paralar, Sermaye Piyasası Kurulu odalarında kurulan tefeci tezgahları deşifre oluyor. Ancak bazı elitlerin isimleri o listelerden özenle ayıklanıyor. Olay birkaç günah keçisinin üzerine yıkılarak kapatılmaya çalışılıyor.

Eğer çürüme arıyorsanız, Batı'ya bakmanıza gerek yok. Liyakatin yerini sadakatin ve suç ortaklığının aldığı bürokrasiye, "çalıyorlar ama çalışıyorlar" cümlesini bu milletin ahlak felsefesi haline getiren o hastalıklı zihniyete bakınız. Çürüme; milletin parası göz göre göre hiç edilirken, bunu araştıracak savcıların yer değiştirmesidir. Çürüme; her türlü soysuzluğun, her türlü hırsızlığın üzerine örtülen dini ritüel ve sembollerdir.

Kutsal Örtünün Altındaki Çıplak Gerçek

Bugün Türkiye'nin karşı karşıya olduğu sorun, basit bir ekonomik buhran veya adli bir vaka değildir.

Bu halk, dininin, inancının, örtüsünün ve kitabının, lüks restoranlarda kul hakkı yiyenlerin dudaklarında bir meze, vurguncuların mahkemelerde kullandığı bir hafifletici sebep olmasından bıkmış ve iğrenmiştir.

Bir kısım muktedirler0 şunu çok iyi bilmelidir: Geçmişin mağduriyetleri, bugünün suçlarını aklamaz. 28 Şubat'ta çekilen acılar, 2026'da milletin hazinesine el uzatmanın bahanesi olamaz. Elif Ba, çocuklara Allah'ın kelamını ve dürüstlüğü öğretmek içindir; milyarlık vurgunları, kara para aklama çarklarını ve rüşvet ağlarını gizleyen bir illüzyon perdesi değil. Gerçek inanç, adaletin terazisi şaştığında, kendi kardeşine bile "dur" diyebilmektir.

Bugün geldiğimiz noktada, o çok övünülen bir 000kısım kadroların ellerinde, Elif Ba'nın sadece "şekli" kalmış, "ruhu" ise çoktan o milyarlık fonların karanlık dehlizlerinde zarar görmüştür. Ve ne yazık ki, tarih boyunca hiçbir toplum, kendi kutsallarını kendi elleriyle bu kadar pervasızca çürüten bir dönemi muhtemelen görmemiştir. Birileri "bize asla çürüme bulaşmaz" diyerek kafasını kuma gömmeye devam edebilir; ancak o kumun altındaki ahlaki çöküntünün kokusu, artık hiçbir hamasi nutukla, hiçbir sahte gözyaşıyla ve hiçbir dini sembolle örtülemeyecek kadar bütün ülkeye yayılmıştır. (Gökhan Dihkan’ ın kendi sosyal basın sayfasından alınmış olup, uzun olduğu için, biraz kısaltılarak alıntılanmıştır) 24.10.2026