Hayatın kendi içinde bir ritmi var, bu ritmi akış sözcüğü ile de tanımlarız. Benzetmek istersek “nehir “ diyelim bu akışa; bazen hızlanan bazen yavaşlayan ama her durumdakendince dengesi olan bir nehir…
İnsanın akışı bozan çok eylemi var yazabilecek olduğum; ama benim konu maddem“iyi niyet”. Ölçüsünü kaybeden iyi niyet… Ölçüsünü kaybettiği vakit erdem olmaktan çıkan iyi niyet…
Sürekli hoşgörülü olmak, benzer hataları affetmek, aynı yanlışlara göz yummak… Başlangıçta olgunluk gibi görünür bu hal; zamanla öğreniriz ki ölçüsüz iyiliklerimiz, aslındakarşımızdaki insanı sorumluluklarından uzaklaştırırken bizi de kendi sınırlarımızdan koparmış. Her affediş, aynı davranışın tekrarına davetiye; her kabulleniş, değerimizin yavaşçaeksilmesine tutanaktır aslında. Davetiye hazırlanır ve kayıtlar tutulurken karşı tarafın (değişmesi bir yana) rahatlaması ise hoşgörünün ne için olduğunu düşündürür bize. Sonuç: İyilik, amacını şaşırır; iyileştirmek ise yerini, zarar vermeye bırakır.
Hayatın dersleri vardır ve bu dersler, kırılma anlarında alınmalı, fark edilmelidir; akış bu sebepledir. İlişkiler yaşanırken, “ Neden yine aynı şeyler oldu?” sorusu tekrar tekrar önümüze gelir ya, cevabın çoğu kez kendi aşırı iyi niyetimizde saklı olduğunu fark ederiz. Sınır koymadığımız yerde hayat, sınavı büyütür; söylemediğimiz sözler, içimizde tortu olur; dile getirmediğimiz rahatsızlıklar, ilişkilerimizin üzerine karanlığını bırakır, oysaki ne çok emek vermişizdir: anne, baba, evlat, arkadaş, yoldaş… kimliğimiz ile.
Şunu bilmek gerekir bu durumda: İyilik yalnızca başkasına uzanan bir el değil, kendimizegösterdiğimiz adaletin de bir parçası değil midir? Zamanında gösterilmeyen iyilik, nasıl kiakışa hizmet etmeyerek dengeyi bozuyorsa; yerine oturmayan, sınırlarından taşan iyilik de faydasız olmakla kalmayıp zarar veriyor. Gereksiz bir sabır, doğru olmayan bir affediş, alışkanlığa dönüşen fedakârlık, hem bizi hem ilişkiyi yoruyor.
Belki de hayatın bize vermek istediği büyük ders şudur: İyilik, sadece yerinde yapıldığında sözlükteki karşılığını bulur; aksi halde hem akışı hem insanı tüketen bir davranış olarak yeniden tanımlamak gerekir bu erdemi.
Gelin, birkaç değerli örnekle konuya edebiyat-eser çerçevesinden de bakalım:
Dostoyevski’nin “Budala” isimli eserinde Prens Mişkin’in aşırı iyi niyeti, düzen bozan bir trajediye dönüşür. Yazarın “Ezilenler” adlı romanında ise iyi niyetli kahramanlar, çevrelerinde yer alan kişilerin duygusal yükünü taşırlar.
Victor Hugo, Sefiller isimli romanında Jean Valjean karakterini yaratırken sürekli affedici olmanın ve merhametin kader değiştiren etkisini, gözler önüne sermez mi?
Çehov’un öyküleri de bize aynı işareti verir: Sınırsız hoşgörü, hoşgörü sahibini tüketip bitirir “İyi İnsanlar” isimli öyküde. “Vanya Dayı” öyküsünün meselesi de farksızdır, Vanya’nın yılları aşan sabrı ve karşılıksız fedakârlığı çöküşle son bulur.
Bizden de aklımda yer edenler var tabi ki:
Yaşar Kemal, “İnce Memed” isimli şaheserinde Memed’in, adaleti iyilikle sağlama çabasına baktırır bizi. Sonunda görürüz ki, bu çaba zamanla ağır sonuçlar doğurur.
Sabahattin Ali’nin “Kuyucaklı Yusuf” adlı eseri… Pamuklara sarılası bir bakış açısıhâkimdir anlatıya. Yusuf’un iyi niyeti ve ölçüsüz hoşgörüsü karşısında nasıl da sömürüldüğünü görünce isyan ederiz .
Ve aynı yazardan “İçimizdeki Şeytan”… Aşırı iyi niyet ve kararsızlık, nihayetinde bireyin kendi iç ahengini bozar.
Düşünelim öyleyse, iyilik yapıp denize atalım mı gerçekten?
Kaynak: YENİ SAKARYA GAZETESİ