19. yüzyılda İngiliz iktisatçı Stanley Jevons, bir gözlemde bulunur: Kömürün daha verimli kullanılmasını sağlayan teknolojilerin, kömür tüketimini azaltmak yerine artırdığını fark etmekti bu gözlemin esası; etkisi Jevons paradoksu olarak adlandırıldı. Tüm kapital düzenler artık biliyordu ki verimlilik arttıkça tüketim azalmaz, aksine genişler.
Diyeceksiniz ki iktisatla senin sayfanın ilişkisi nedir?
Zamana dair bilmem bu kaçıncı yazım? Bu defa “zamandan tasarruf etmek” ile “zamana İhanet etmek” arasındaki dengeyi kurcalarken denk geldim kendime; hal böyle olunca da geriye aklımdakileri paylaşmak kaldı.
Yukarıda tanımını yaptığım paradoks( çelişki) bugün yalnızca enerji ekonomisini değil, zaman denilen kavramla kurduğumuz ilişkiyi de açıklıyor. Hoş, zaman da bir nevi enerji değil mi?
Cebimizde dünyayı taşıyoruz, her şey saniyeler içinde gerçeklik buluyor. Gelin görün ki tarihin en zamansız ve en yorgun nesliyiz. “Nefes almaya vaktim yok, ”diyen bir nesil…
Jevons paradoksuna geri dönersek diyor ki bu yaklaşım: bize sunulan bir kaynak ne kadar verimli ve ne kadar hızlı bir konforla eşdeğer ise o kaynak, daha büyük bir taleple kullanılır olur. Meselenin bizle ilgisi şöyle: Teknoloji, bize zaman kazandırıyor güya! Biz zaman kazandıkça doğan bir boşluk var ya, işte o boşluk, daha fazla beklenti yüklüyor hayatlarımıza. Örnekleyerek fikrimizi somutlaştıralım:
E-postalar, mektuplardan hızlıdır; ama artık günde onlarcasını yanıtlamak gerekir; kimse beklemez sizin hastalığınızı, taşınmanızı, öncelikli sorumluluklarınızı; öyle ya, elinizin altındadır cevaplama imkanı. Çevrimiçi toplantılar, yolculuğu ortadan kaldırır; fakat toplantı sayısı artar bu defa da. Akıllı uygulamalar, hayatı düzenler; ancak bu uygulamalarla doğan yeni bir etkileşim haline merhaba dersiniz çaresiz. Böylece ortaya görünmez bir genişleme doğar. Bedeli ise dar vakitlerdir artık; işler değil, beklentiler genişler bu dar vakitlerde.
Teknolojinin bizi özgürleştirdiğine hiç inanmadım ben. İşin tuhafı, bir şey bilip de değil, bilmeden inanmadım; fıtratım sevmedi bu düzenbaz oyuncuyu. Şükür ki benim gibi düşünenlerin sayısı (üstelik bilmek kaydıyla) hızla çoğalıyor. Artık çoğumuz şunu iyi biliyoruz: Özgürleşmek yerine artan iki şey, “üretme ve tüketme” kapasitemiz. Üretmenin faydalı olanına sözümüz yok da, ya tüketmek?
Modern insanın ajandası tam da bu dürtü ile paradoksal biçimde tıka basa dolu değil mi?
Tüketmek…
Sabah spor, öğlen toplantı, akşam kurs, hafta sonu kişisel gelişim. Sözüm ona hepsi, hayatı zenginleştirmek için. Olmak, öğrenmek, donanım kazanmak, ileri gitmek, geride kalmamak vb. Böylelikle verimlilik, bize boşluk kazandırmaz; yalnızca daha fazla faaliyet için alan açar. Devamında ne mi olur, biçare bedenlerimize ve dahi ruhlarımıza? Kronik tükenmişlik hissi ile “Bana ne oluyor böyle? Neden mutsuzum? Halbuki neler neler yapıyorum kendim için,” der dururuz. Tembel olduğumuzdan değil dostlar, bu hissin altında yatanı. Bitmesi matematiksel olarak imkansız bir hız yarışına sokulduk; kadını ile, erkeği ile, genci ile… Hele gençlerimiz! Kalbimin sızısı derin çiçekleri… Biliyor muyuz ki hız denilen döngü, sadece ritmi yükseltir. Ritmi yükselen hayatlar ise sanıldığı gibi ne doludur ne de keyifli; gergin bir ipin hangi ucunda olmayı ister insan?
Sözün özü şu ki dijital dünyanın dayattığı “ En iyi versiyonunu oluştur,” tavsiyesini dağların doruklarında, tersine akan bir nehrin kıyısında, ulu ağaçların gölgesinde okumaya gayret edelim. Neden tersine akan nehir? diyenleriniz olacaktır muhakkak. Modern insan(!) en iyi sürümüne ulaşmak için akıl yoradursun; evsizlerin, yurtsuzların, aşsızların çoğaldığı bir düzenin yanı başında, bayramlık mutluluklar büyütmeyi hak görenlerimiz hızla çoğalmakta; savaşlara rağmen.
Tasarruf mu etsek, durmaksızın tüketsek mi?
Barışa hasret toprakların zamana ihanetine dur demenin yazma haliydi okuduklarınız.
Bayramımız, bayram ola…
Kaynak: YENİ SAKARYA GAZETESİ
