Tüm canlı varlıklar da olduğu gibi, insanoğlunun dünya hayatında kesin olan tek şey, ölümlü olduğu, kesin olarak öleceğidir.

           Kimin ne zaman doğacağı, doğup doğmayacağı yani doğumu bile kesin değil ama ölümü kesindir.

           Ve her doğan canlı, her insan, bilemeyeceği bir zamanda ölecektir.

           Ölüm kesin ama zamanı belli değildir.

           Doğar doğmaz hatta ana karnında bile öleceği gibi, 100 yaşını aşkın bir sürede de ölebilir.

           Ama mutlaka ölecektir.

           Peki ölümümüz kesin ise, daha doğru bir ifade ile kesin olduğu halde,

           Hayatımızı ölüme, öleceğimize göre tanzim ediyor,

           Ölecek gibi davranıyor muyuz?

           Yaptıklarımız, ettiklerimiz, davranış ve hareketlerimiz, pilan ve pırojelerimiz, çalışmamız, üretmemiz, biriktirmemiz ve tüketmemiz ölümlü oluşumuza göre mi?

           Dünya da yaptığımız her şey, her eser, çaktığımız her çivi, ihtiyaç diye yapıp ortaya çıkardığımız tüm araç, gereç, yapı, alet, edavat, makine, cihaz ve benzeri akla ne gelirse ürettiğimiz ya da satın aldığımız, yaptığımız ya da yaptırdığımız her şey, ölüme göre mi düşünülmekte, yapılmaktadır?

           Madem ki öleceğiz, bunca tamah, hırs, AÇGÖZLÜLÜK niye?

           Yiyeceğimiz bir tabak yemek ama kazanmaya, biriktirmeye çalıştıklarımız neden kat be kat fazla?

            Yaşamımıza yetecek olan ev çok küçük, azami 100, belki de 50- 75 m. kare iken, neden kat üstüne katlar, 150-200- 300 m. karelik evler, dubleks, tripleks ve villalar niye ve neden?

             Göğe doğru uzan gökdelenler, türlü türlü, bin bir çeşit yemek ve içecekler,

             Envai çeşit ayakkabı ve giysiler, çeşit çeşit ev içi araç ve gereçler niye?

             Delicesine, kudururcasına MAKAM, MEVKİ, PARA peşinde koşma neden?

             Hepimiz insan olduğumuza, 8 milyar Ademoğlu, insanoğlu olduğumuza rağmen,  bunca bunca  ırkçılık, kabilecilik, sülalecilik, bölgecilik, particilik, mezhepçilik, cemaatçilik, tüm “cilik, culuklar” niye?

            İLK İNSANDAN BUYANA BUNCA KAVGA, BUNCA SAVAŞ NİYE?  NE İÇİN?

            Bunca kötülük, entrika, fesat, YALAN, ALGI, MANİPÜLASYON,

            Bunca hakaret, küfür, aşağılama, küçümseme, kibir,

            Bunca ötekileştirme, kutuplaştırma, KAMPLAŞTIRMA, düşmanlaştırma, bölme niye?

            Bunca haksızlık, hukuksuzluk, ADALETSİZLİK neden?

            Muhtaç olana dağıtmak varken, hiç ölmeyecekmiş gibi biriktirmek niye?

            Bunca hırsızlık, çalma, çırpma, torpil, KUL HAKKINA TECAVÜZ, insan hakkı ihlali niye?

            Yağcılık, yalakalık, çok yüzlülük ve hepsinin özeti “KULA KULLUK” niye?

            İnsanlara, hayvanlara, çevreye, tabiata, toprağa, suya, havaya, bitkilere  bu kadar tecavüz, bu kadar zarar niye?

            Müslüman görünüp, her haltı yeme, hususen ADALETSİZLİK, HUKUKSUZLUK niye?

            HAKSIZLIK VE YALNIŞLIK KARŞISINDA BU LKADAR SUSMAK NİYE?

            Bizimkine susup, karşıdakine susmama çifte sıtandardı neden?

            GAZZE’YE, D.TÜRKİSTAN’A, dünyadaki tüm mazlumlara yapılan zulümlere susmak niye?

            Dünya, bütün insanlığa yetecek bir sofra ve üzerindeki tüm nimetler adil paylaşıldığında herkese yetecek miktarda iken,

            Sofranın tümünü ele geçirme çabası ve bunun için her yolu mübah görme neden?

            Karnımız doyuyor da, gözümüz doymuyor, neden?

            İşin aslı; “MAL DA YALAN, MÜLK TE YALAN/ AL BİRAZ DA SEN OYALAN” değil mi?

            Yunus Emre; “Sular hep aktı geçti/ Kurudu vakti geçti/ Nice han nice sultan/ Tahtı bıraktı geçti/ Dünya bir penceredir/ Her gelen baktı geçti.” Demedi mi?

            Bakıp geçeceğimiz pencere önünde, gölgeleneceğimiz bir ağaç altında, mola vereceğimiz yol üzeri dinlenme tesisinde, kalıcı bir şey yapar mıyız, yapıyor muyuz?

            Dünya da üç aşağı beş yukarı böyle değil midir?

            Dahası, ölüm kesin, hesap kesin ise,

            Kesin olduğu halde, bunca hesapsızlık niye, neden?

            Bizden önce niceleri geldi ve gitti, bir tek şey götürebildiler mi?

            Bir kefen ile gittiklerini, o kefeninde kabir kaldığını gördüğümüz, her gün görüp yaşadığımız halde,

            Bu gaflet, bu dalalet niye?