VİCDANIN DEĞİL, VİTRİNİN DİNİ: KUTSAL TOPRAKLAR BİR 'AKLANMA MAKİNESİ' MİDİR?
Bir zamanlar inancın, tevazunun ve dünyevi hırslardan arınmanın sembolü olan kutsal topraklar, bugün ne yazık ki bambaşka bir manzaranın, trajikomik bir tiyatronun sahnesi haline gelmiştir.
Kabe'nin etrafında dönenler sadece günahlarından arınmak isteyen samimi inananlar değil; aynı zamanda paçasından yolsuzluk, usulsüzlük, kara para ve yalan damlayanların oluşturduğu bir "VIP aklanma kafilesidir"
İnancı bir hayat felsefesi veya ahlaki bir duruş olarak değil, toplumun gözünü boyamak için giyilen bir "kamuflaj" olarak gören bu yeni nesil istismarcılar, dinin içini boşaltmakla kalmıyor, en temel insani değerleri de ayaklar altına alıyor. Her "yamuğu" ortaya çıkanın, ilk uçakla umreye koşup kafasına bir takke geçirmesi, ağlamaklı bir selfie ile "Rabbim davet etti" pozları kesmesi, artık inancın değil, kriminal bir kriz yönetimi stratejisinin parçasıdır.
1. Suçüstü Yakalananların İlk Sığınağı: "Şipşak Umre"
Türkiye'de skandalların, ifşaların veya hukuki kıskacın tam ortasında kalan figürlerin ortak refleksini izlemek, sosyolojik bir utanç tablosudur. Hakkında kara para aklama, uyuşturucu, yasa dışı bahis veya dolandırıcılık iddiaları çıkan bir "fenomenin", sporcunun veya medya mensubunun ilk işi avukatını aramak, ikinci işi ise umre bileti almaktır.
Kafasına dolarlardan bigudi yapan, lüks araçlardan inip yoksul halka görgüsüzlük kusan bir profilin, yargı zırhı çatırdadığı anda Kabe'nin örtüsüne sarılması tesadüf değildir. Bu, toplumun hassas sinir uçlarıyla oynanan kirli bir kumardır. Milyonluk vurgunların, kayıt dışı faizlerin veya şaibeli ihalelerin failleri, ihramın o beyaz, dikişsiz ve statüsüz kumaşına bürünerek ruhlarındaki kapkara lekeleri saklayabileceklerini sanırlar. Oysa o beyaz ihram, kul hakkı yiyenlerin üzerinde bir arınma vesilesi değil, sadece bir suç mahallini gizleme çadırı gibi durmaktadır.
2. Siyaset ve Sermayenin Kutsal Zırhı
Din istismarının en tepesindeki halka, şüphesiz siyaset ve sermaye baronlarının kurduğu ittifaktır. Emeklinin, asgari ücretlinin ay sonunu getirebilmek için market rafları arasında kuruş hesabı yaptığı bir ülkede; milyon dolarlık rüşvetlerin, saatlerin ve şaibeli uçak seyahatlerinin başrolündeki isimlerin, halka "şükrü" tavsiye edip özel jetlerle umreye gitmesi vicdan tutulmasının zirvesidir.
"Hayırsever" kılıfı giydirilmiş kaçakçıların, devletin kasasını kendi cüzdanı gibi görenlerin, aniden görevden affını isteyen ama arka planda akıl almaz rant ağları kuranların ilk başvurduğu şey "dindar" kimliğidir. Cami yaptırarak cennetten arsa alacağını, ihale yolsuzluklarını sadaka ile temizleyeceğini düşünen bu çarpık zihniyet, Allah'ı (haşa) bir "iş ortağı" veya "denetçi" gibi görme cüretini göstermektedir. Bu zihniyete göre günahın bedeli tövbe ve kul hakkını iade etmek değil, gösterişli bir ibadet şovuyla kamuoyunun gazını almaktır.
3. Yeşil Sahalardan Ekranlara Riya Şovları
Spor ve medya dünyası da bu istismar furyasından payına düşeni fazlasıyla almıştır.
Kameralar karşısında mangalda kül bırakmayan, faizin haramlığından dem vurup, memleketin ekonomik çöküşünü sözde dini argümanlarla meşrulaştıran figürlerin arka plandaki hayatları ibretliktir.
Aynı dudaklardan hem "faiz haramdır" nidaları dökülmekte, hem de kayıt dışı, astronomik faiz oranları vadeden çantalar dolusu milyon eurolar el altından bankacılara teslim edilmektedir. Sözde "dini bütün" bu beyefendiler, iş kendi ceplerine girecek milyonlara gelince ne haram tanımakta ne de ahlak. Ancak işler ters gidip dolandırıldıklarında veya yasa dışı bahis skandallarına adları karıştığında, onları yine bir cami avlusunda, elleri semaya açıkken, "mağdur inananlar" rolünde görürüz. Medyada din ve ahlak bekçiliği yapıp perde arkasında uyuşturucu, şantaj veya fuhuş bataklığına saplananların "tövbe" adresi de yine aynıdır. Bu, tövbe değil; seyircisi millet olan bir PR kampanyasıdır.
4. Ahlaksız Dindarlık ve İnancın İçi Boşaltılması
Buradaki en büyük tehlike, sadece bu kişilerin suç işlemesi değil, "ahlaksız bir dindarlık" modelinin toplumda normalleştirilmesidir. Dini, ahlaktan bağımsız bir ritüeller bütününe indirgeyen bu anlayış; hırsızlık yapmayı, kul hakkı yemeyi, yalan söylemeyi sıradanlaştırırken, sakal bırakmayı, başörtüsü takmayı veya umreye gitmeyi "iyi insan" olmanın yegane ve yeterli şartı olarak sunmaktadır.
Gerçek inanç sahipleri için Kabe, Allah'a teslimiyetin, hesaplaşmanın ve kul hakkından arınmanın mekanıdır. Oysa bu istismarcı tayfa için Kutsal Topraklar, Instagram'a atılacak bir "story" malzemesi, yargıdan kaçarken giyilecek bir "dokunulmazlık yeleği" ve çalınan milyonları meşrulaştıran bir "çamaşır makinesi"dir.
Bu riyakarlık, en büyük zararı yine dinin kendisine ve samimi dindarlara vermektedir. İnsanlar, bu şovmenlerin hayatlarındaki tezatları gördükçe inançtan, adaletten ve ahlaktan soğumaktadır. Her yolsuzluğun altından bir "besmele", her suçlunun albümünden bir "Kabefotoğrafı" çıkması, dini değerlerin içini kemiren en büyük zehirdir.
Sonuç: İlahi Adalet Kamera Flaşlarıyla Yanıltılmaz
Kamuoyuna sunulan bu sahte kutsiyet şovları, belki bazılarının geçici olarak yargıdan sıyırmasını, belki kendi yankı odalarında alkışlanmasını sağlayabilir. Ancak unutulmamalıdır ki; vitrine koyduğunuz ihram, vicdanınızdaki kiri temizlemez.
Kabe'nin önünde çektirdiğiniz o milyon dolarlık gülümsemeli selfie'ler, yetimin hakkını, emeklinin gasp edilen refahını, adaleti bekleyenlerin ahını örtmeye yetmez.
Dini kendine kalkan yapan, kutsal değerleri kamuflaj olarak kullanan bu riyakar düzen, er ya da geç kendi yarattığı ahlaki çöküşün altında kalmaya mahkumdur. Çünkü adalet, ne sosyal medyadaki takipçi sayısıyla ne de umre vizelerinin çokluğuyla ölçülür.
Kutsal topraklar kimsenin günah çıkarma merkezi, Kabe’ de kimsenin PR ajansı değildir. (Gökhan Dihkan)
Kaynak: yeni sakarya gazetesi