Geçen hafta sonuna doğru Yenikent’te oturan yeni evli bir çiftten geldi telefon…
“Ağabey, iki önemsiz sarsıntı oldu. Siz de duydunuz mu, bilmem…”
Duymasak da, deprem kuşağı üzerinde yaşayan ve periyodik aralıklarla büyük acılar yaşayan bir ilin sakinleri olarak, daima depreme karşı hazırlıklı olmak zorundayız.
Asrın afeti olarak adlandırdığımız depremin üzerinden 14 yıl geçti…
Her 20-30 yılda bir büyük felaketle karşılaşmak bu ilin neredeyse kaderi haline geldi.
Ufak tefek sarsıntılar önceki yıllarda olduğu gibi yıkıcı olmasa da uyarıcı sinyaller olarak değerlendirilebilir.
Bir şey var ki, geçen her gün bizi o büyük sarsıntılara doğru götürüyor.
Bu gerçeği akıllardan çıkarmayalım, “Önümüzü kış tutalım, yaz çıkarsa bahtımıza” diyerek…
Depremle yaşamanın hesabı yapılmalı her daim…
Bizden daha büyük felaketleri asgari zayiatla ve kolayca atlatan deprem ülkeleri olarak başta Japonya olmak üzere bir çok ülkeden alacağımız dersler olmalı…
Her deprem sonrası gündeme getirilen sonra giderek unutulan hesap-kitap ve önerilere göre yaşamak, artık bizler için kaçınılmaz olmalı…
17 Ağustos 1999 gecesi saat üçte enkaz altında inleyen komşumuz yaşlı kadını kurtarmak adına, karanlığı yırtan çığlığıma koşup gelen eli fenerli iki kişiyi hatırlarım ben hep, 17 Ağustos acısının yıl dönümlerinde…
“Unutmadık, unutturmayacağız” sözünün, isterim ki içi hep dolu olsun…
Bir daha yaşanmasın böyle acılar…
