Aradan yıllar geçse de bazı acı anılarıyla 17 Ağustos asrın afetini unutmak hiç de kolay olmuyor…
17 Ağustoslar’da tekrarlanması adet haline geldi, “Unutmadık, unutmayacağız ve de unutturmayacağız” sözü…
Öylesine dramatik anılar var ki, depremin dahi önüne geçebiliyor.
Depremin unutulmazlığı, kaldı kağıt üzerinde…
Bakın çıkıp da etrafa, depremi konuşan var mı?
Ama hatıralar dökülüverir dillerden, bir araya gelindiğinde…
Benim için de böyledir…
O müthiş deprem gecesi, Kız Meslek Lisesi sokağındaki (Küçük Osman Sokak) evimizin yanında bulunan iki katlı ahşap ev çökmüştü…
Telaşla dışarı çıktığımızda yakaladım gelen solgun sesi…
Sadece ve sadece “Allah” diyebiliyordu, aralıklı olarak…
Orada yaşayan yaşlı nineden başkası olamazdı sesin sahibi…
Hava henüz aydınlanmamıştı.
Bir enkaz yığını vardı önümde, bir de uzak ara gaipten gelirmişçesine yürek yakan o ses…
Evde yaşayan ninenin olduğunu öğrenince, bir şeyler yapmak için çırpınmaya başlamıştım gecenin karanlığında…
Elinde feneri olan iki genç gelmişti, yakınlarını sormak için…
Onları alıp enkazın başına geldik.
Ses kesilmişti.
Biz de dönüp giderken, yeniden gelmez mi aynı ses…
Enkazın üstüne çıkıp fener ışığıyla başladık kalasları, kiremit ve tuğlaları bir bir ayırmaya başladık…
Ne yaptığımızı pek kestiremiyorduk ama bulduğumuzu aşağı atıyorduk.
Neden sonra sesin geldiği tarafı temizlerken, yaşlı ninenin saçları elime geliverdi.
“Kurtulacaksın, dayan” sözleri sonrası hızla paslı kocaman çivili kalasların altına sıkışan nineyi çekip alamıyorduk bir türlü…
Zira bir ayağı iki kalas arasında kalmıştı.
Meğer kırılmış…
Fark edince yavaşça çıkardık ve tozunu toprağını temizleyip yatırdık bir köşeye…
Sabah yakınları gelip aldı…
Gidiş o gidiş…
İki yıl sonra geldi selamı…
Daha sonra kesildi…
Şimdi nerededir bilinmez…
Benim depremim de böyle oldu işte…
Depremi unuttuk ama anılar kaldı bütün dramatik haliyle yüreklerde…
Dileğim bir daha o korkunç gece gelmesin insanların başına…
Sadece depremin yıldönümünde değil, ne zaman sokaktan geçsem hatırlarım nineyi ve karanlığın içindeki çırpınışımızı…
Derler ya, “Deprem öldürmez, öldüren binadır”
17 Ağustos’un üstünden 13 yıl gelip geçti.
Sağlam ve depreme dayanıklı binalar yapılması adına yasalar düzenlendi.
Yeniler buna göre inşa ediliyor.
Sözümüz eskilere…
Deprem yorgunu binalarda yaşam devam ediyor, ne yazık ki ve hala…
Zaman bizi bir yeni depreme daha taşıyor…
Bu gerçeği gündemde tutmak ve hayatı buna göre planlamak, tanzim etmek gerekir ki, bir daha o minik mahşer gecesini yaşamayalım.
Bu duygularla yaşıyorsa nineye selam, tüm deprem şehitlerimize rahmet olsun deyip noktalayalım istedik anılarımızı, bir yeni 17 Ağustos gününde Bizim Bahçe’den hatıra çağrıştıran yeni mahsul “İris çiçekleri” göndererek yetkili ve etkililere…
BİR FARKLI NİMETTİR SU
Gazetemize yansıdı, SASKİ’nin civan Genel Müdürü Rüstem Keleş’ten içme suyumuzun bulandırılmasına ilişkin ilginç bir haber…
Kurtköy’de kaynak suyu arayan firma, bir aydır içme suyunun bulanmasına yol açan çalışmalar yapıyormuş.
SASKİ de eli kolu bağlı bakıyormuş.
“Mevcut yasalar müdahale imkanı vermiyor…
Kaynak suyu arama ruhsatı ve denetleme yetkisi bizde olmadıktan sonra, bu tür olaylara daha böyle çok bakarız” dercesine dertli anlaşılan Rüstem Keleş…
Bu konuda yeni bir yasa yoldaymış.
Çıkınca rahatlayacak anlaşılan SASKİ…
Göl havzasının efendisi belli değil…
Belli olmadıkça da sıkıntı böyle devam edip gidecek daha bir süre…
Caydırıcı bir hüküm bulunmadıktan gayri, nasıl önüne geçilecek böyle pervasız davranışlarla şehir suyunu içilmez kılanların?
Su savaşlarının gündeme düşmeye başladığı şu sıkıntılı günlerde olup bitenlerden endişelenmemek mümkün mü?
Bu konuda Keleş’i yalnız bırakmak, en azından şehir adına yapılmış bir vicdansızlık olur…
İşin önüne, toplu bir mücadele ile geçilir ancak…
Yeter ki toplu vursun yürekler…
Valisinden milletvekiline, belediye başkanlarından sivil toplum liderlerine kadar herkesin ve her kesimin öncelikli görevidir, halka temiz içme suyu sağlamak…
İşte böyle farklı ve olmazsa olmaz bir nimettir su…
Halkın nimetiyle kimsenin oynamaya hakkı yoktur.
Bu duygularla “Suyumuza uzanan el kırılsın” yerine “Piyasadan çekilsin” sloganıyla, elini taşın altına koyan herkese ve her kesime Bizim Bahçe’den “Orkideler” göndermeye hazırız…
OTO MAGANDALARI DİKKAT!
Trafik yasaları bir yeni uygulamayı getirdi gündeme…
Işık ihlali, hatalı sollama ya da benzer davranışlardan dolayı kesilen cezalara, yüksek seste müzik dinleyen ve etrafı rahatsız eden sürücülere kesilen cezalar da eklendi.
“Oto magandaları” adı verilen bu türden sürücüler, bundan gayrı dikkat etmek zorundadır.
“Haberim yok, nerede ne olmuş” deme hakkına da sahip değil hiç kimse...
Açıp bağırttıysanız radyonuzu ya da müzik çalarınızı işiniz zor!
72 TL cezayı paşa paşa ödersiniz.
Biz uyarı görevimizi yapıp çekilelim aradan, olmasın millet daradan ve de paradan…
Uyarımızı dikkate alıp gereğini yapan her sürücüye “Papatyalar” gönderelim istedik…
İSMAİL ALTINIŞIK’A GEÇMİŞ OLSUN
Uzunçarşı’nın unutulmaz esnafı vardır…
Onlar bugün dahi hatırlanırlar.
“Kimler?” derseniz ilk akla gelen Berközler’i, Girişkenler’i, Aldinçler’i, Yünüaklar’ı, Uzeller’i, Akerler ve Pakerler’i, Tuğcular’ı, Karalar’ı, Alicanlar’ı, Kundakçıoğulları’nı ve de Sarraf Mehmet’i sayabiliriz bir çırpıda…
Bir döneme damgasını vuran Sarraf Mehmet Efendi’nin ayrı bir yeri vardır.
Ona hiçbir zaman “Kuyumcu” demediler.
Sadece altın işiyle uğraşır ve “Bankada hile olur, Mehmet Efendi’de olmaz” sözünü doğrularcasına çalışır dururdu…
Rahmetli olalı çok oldu…
Bir kızı, dört oğlu vardı.
Çocukları sarraflığın bereketini inşaat alanına kaydırdı.
Ama içlerinde biri var ki, baba mesleğini ve dükkanını hiç değiştirmedi.
Onun hatırasını yaşatır durur hala…
Cumhuriyet İlkokulu’ndan arkadaşımız İsmail Altınışık, şu sıralarda o tarihi dükkanda görülmez oldu.
Sorduk, beyin kanaması geçirmiş meğer…
Korucuk’ta tedavi altına alınmış.
Derler ki görünmez kaza, bir diş tedavisi açmış başına bu sıkıntıyı…
İsmail Altınışık’a acil şifalar dileğiyle Bizim Bahçe’den “Itırlar” gönderelim istedik…