Bembeyaz ağaçtan yapılma, uzun ve ağzı geniş küreğini önünden geçeni yutuverecek bir ejderha ağzı gibi alevli, kızgın fırının içine uzatıyor usta. İçeride yanan odunların çıtırtısı sanki kalabalığın bütün sesini, uğultusunu da bastırıveriyor. Kıpır kıpır bir kalabalık var. Elimde kırmızı, plastik bir kapla ben de o tatlı telaşı yaşayan müşteriler arasındayım. Pide bekliyorum. Kıymalı Ramazan pidesi. Hatırladınız mı?

Yer, Adapazarı’nda, Bahçelievler’de eski bir fırın. Birkaç senedir dışı mermer kaplı. Oysa o zaman, yani seksenli yıllarda çok iş yapsa da yenileme gereği duyulmayan, alelade bir mahalle fırınıydı. Şimdiki gibi süslü, boyası düzgün değildi. Fırının zemini yol hizasının bir, bir buçuk metre altında. Bir tür yeraltı fırını burası. İçerisi o kadar küçük ki, fırıncının küreği gözüne gelmesin diye kendini sakınman, mümkünse dışarıda beklemen gerekir. Siz hiç fırıncı küreği gözüne gelip de kör olan çocuğun hikâyesini duydunuz mu? Ben babamdan defalarca dinlediğim için bir fırına girdiğimde ilk işim fırıncının küreğinden kendimi korumak olur. Bugüne kadar böyle bir kaza geçirmediysem bu sakınmanın da bunda payı var demektir.

Pide dedik ya, Ramazan ayında, evde hazırladığın iç malzemesini herhangi bir ekmek fırınına götürüp kalın ekmek hamurundan pide yaptırmak bir gelenekti Adapazarı’nda. Hâlâ da tamamen unutulmuş değil, çok şükür. Sabah kalktıktan sonra çok da geç olmadan kasaptan kıyma alınır, varsa bahçeden toplanmış, yoksa pazardan alınma maydanoz, soğan ve baharatla karılır ve kıymalı pide içi hazır edilirdi. Sadece kıymalı mı yaptırılırdı pideler? Hayır, tabii. Yanında istersen rendelenmiş beyaz peynir ve yine bahçeden toplanmış domates, biber ya da ne bileyim pastırma, kaşar da konularak, üzerine kırılacak yumurtaları da unutmadan, ikinci bir iç malzemesi de hazır edilerek, “Kabı geri getirmeyi unutma evladım” tembihleriyle fırının yolu tutulurdu. Her yerde bu anlattığım gibi mi olurdu hazırlanışı? Sanmıyorum. Ama o yıllarda Adapazarı’ndaki azımsanmayacak evin önünde veya arkasında bir sebze bahçesi, bahçenin köşesinde bir yerde de tavuk kümesi olurdu. Bizde de böyleydi. Kaç sabah, daha uyku sersemliğini bile atamadan, üzerimde pijamalarla gidip kümesteki folluktan sıcak yumurtaları eve taşıdım, kim bilir!

Henüz iftara saatler varken, açlık, susuzluk hissinin mevsime göre bünyeyi yeni yeni vurmaya başladığı ikindi sıralarında fırına gidilir ve içeriye adımını atar atmaz sanki eşi görülmemiş bir elmas ya da pırlantayı fırıncıya usulca sergiler gibi pide içi gösterilir, ustanın “Kaç tane olsun?” sorusuna da ekseriyetle aynı cevap verilirdi: Ne çıkarsa!Pidelerin karışmaması için üzerine birer işaret konulması da adettendi. Biz bazen biber, bazen zeytin koyardık, zaten sonra kâğıda isim yazdırıp pidenin üstüne yapıştırma veya numaralandırma gibi daha çağdaş yöntemler de uygulanmaya başlamıştı. Kap bırakılıp eve dönülür ve iftara bir saat kala tekrar fırına gidilerek beklemeye başlanırdı. En heyecanlı kısmı da burasıydı işin.

Bazen herkesten önce senin pidelerin çıkar, bazen akşam ezanı okunup iftarlar açıldıktan bile çok sonra kavuşurdun ateş gibi yanan içli pidelerine. Her ne olursa olsun, Ramazanın ruhuna da uygun, hafif telaşlı fakat uhrevi bir ferahlığın içten içe bir sevinçle kol kola girdiği, tatlı bir bekleyişti fırının önünde yaşanan. Nihayet er ya da geç fırıncının küreğiyle önüne atıverdiği o pideler kucaklanıp bir örtüye sarılır ve büyüklerinden aldığın “sakın unutma” tembihine rağmen iç kabı da fırının mutfağında kaderine terk edilip eve koşulurdu.

Sen yaptırmasan, iftarına davetli olduğun komşun, ahbabın mutlak yaptırırdı o pideyi. Bahçedeki kırmızı can eriğinden yapılma, serin cam kâselerdekikompostoları, kıymalı böreği hiç aklımdan çıkmayan, evin önüne kurulu masada Nurcan teyzenin hazırladığı ılık bahar akşamlarının iftarları mesela, o içi elinden kalıp gibi dökülü dökülüveren kıymalı pidesiz olmazdı hiç. Yahut Bekir dedenin Otuz İki Evler’deki fırına yaptırdığı ve elleri yanarak yer sofrasının ortasındaki bir tabağa aceleyle bölüştürdüğü içli pideler… Yanında ev yapımı yoğurttan ayran!Anne baba, çoluk çocuk, dede torun bir arada. Neşeli, dualı, bol şükürlü, bol insanlı bir Adapazarı iftarı…Hiç bitmesin istediğim sahnelerden biri. Fakat işte, yıllar geçiyor!

Ben bugün yine Bahçelievler’e, o fırına gideceğim. Önceden hazırladığım ve kendi kendime de sakın kabını unutma diye tembihlediğim iç malzememi götürüp fırıncıya gösterecek, ne çıkarsa usta diyip onun söylediğine razı olarak iftara yakın saatte tekrar gelmek üzere dönüp evin yolunu tutacağım. Kaldırım belki değişmiştir ama yürüdüğüm yol aynı, yanından geçtiğim küçük cami ve şadırvanı aynı, sol koldaki geniş kahvehane, önüne dizilmiş dört sandalyesiyle yine aynı yerinde, ben, geçmiş yılların Adapazarı iftarlarındaki o hiç bitmeyecek sandığım telaşı kalbimde duyumsayarak yukarı, sarı durağı, bekçi kulübesi artık kalmayan lojmanlara doğru yürüyeceğim. Türlü hayaller kuracağım kafamda bir yandan, hava tabanlı spor ayakkabılarım, en havalı bisikletimle sokakta dolaşıyorum mesela; ya da büyümüşüm, afili bir üstü açık arabam var, herkes imza için peşimde, bense yüz vermiyorum onlara, yan koltukta oturan sevgilim rahatsız olabilir çünkü. Derken iftar saati iyice yaklaşmış, adımlar hızlanmış, hayaller teravih namazında türlü renkleriyle zihnimi meşgul etmek üzere şimdilik dağılmış ve ben kucağımda pidelerle evin önündeyim.

Ah ne olurdu, biraz daha kanasaydı da dizlerimdeki yaralar, ben sade bir kez daha yaşasaydım çocukluğumun Adapazarı iftarlarını…