"Ne halim var yazmaya, ne aklımda bir hatıra. Sadece ayrılık, yalnızlık, terkedilmişlik duygusu. Artık, Yenicami’deki o Asmaaltı kahvesi değil sadece, o kahvenin kahramanları da yok. Yalnızlık dediğim bu. Yoksa, yalnız, Allah ile olmayandır. Fakat bunun yaşayan örnekleri yok artık. Ayrılık acısı bundan."

Geçen sene Garipler İftarı'ndan sonra yazmışım bu satırları. Ramazanda Doktor Sadık Canlı'nın ahirete yolculuğundan hemen sonra. Garipler İftarıyla Selahaddin Şimşek iftarını birleştirdiğimiz gecenin ardından.

Geçen seneki Garipler İftarı'nda, İstanbul ve Sakarya'da “Ş.” adına anma toplantıları düzenlendiğini, bu toplantılarda merhum sanatçının adını taşıyan bir kültür sanat ve düşünce derneği kurulmasına, “Ş.” adına uluslar arası ödüllü bir özdeyiş  yarışması açılmasına, Adapazarı Bulvar'da her yıl belirli bir günde farklı başlıklarda "Ş. Düşünce Yürüyüşü" yapılmasına ve her yıl Ramazan ayında bir iftar daveti düzenlenmesine karar verildiğini söyledim. Sakarya’nın Selahaddin Şimşek’e yeteri kadar sahip çıkmamasını anlamanın mümkün olmadığını söyledim. Vali Beyden ve Rektörümüzden ricalarımız oldu. Dünyanın her şehri, küresel ölçekte rekabet halinde ve bu rekabette, sanatçılar, yazarlar, düşünce adamları, bilim adamları, onlara sahip çıkmak, şehirleri marka yapmanın en saygın ve en kesin yollarından biri, dedim. Kafka’nın küçücük odasına milyonlarca turist getiriyor Prag, “Ş.”nin nesi eksik, Adapazarı’nın nesi eksik, dedim. Öncelikle Sakarya Üniversitesi’nde bir “Selahaddin Şimşek Düşünce Enstitüsü” kurulması için destek istedim rektörümüzden.

Kurumları insanlar kurar ama kurumlar da insanı yaşatır çünkü. Neden Almanya’daki Goethe Enstitüsü gibi, Pasteur Enstitüsü gibi bizim de Selahaddin Şimşek Enstitümüz olmasın? Alman mı olmak gerekiyor? Mikrobu bulmak mı gerekiyor? Selahaddin Ağabey, Pastör’den daha mı az hastalıkla mücadele etti?

Valimiz kadar rektörümüz de gecenin devamında hem Selahaddin Şimşek adına bir bölüm ya da enstitü  açılması hem de Dr. Sadık Canlı’nın adının Tıp Fakülte’sinde yaşatılması için elinden geleni yapmaya hazır olduğunu söylemişti.

Türk-İş Başkanı Ergün Atalay da bu sözlerin yerine getirilmesi için ne gerekiyorsa yapacağını söylemişti.

Ne oldu o sözlere?

Ah Şark! Ah Taşra! Ah Adapazarı, ah küçük, gamsız şehrim benim!

Geçen sene Garipler İftarı'na katılmayan Başkan Zeki Toçoğlu’ndan da, hem bu iftarda aramızda bulunmasını hem de arkadaşı ve dostu Selahaddin Şimşek için yapılacak etkinliklerde de ev sahibi olmasını tekrar rica ediyorum.

"Eşşek ölür kalır semeri / İnsan ölür kalır eseri"

Zeki Başkan'ın eser diye sadece asfalt, köprü, yol, kanalizasyon borusu anlamadığını düşünüyorum.

Selahaddin Şimşek konusundaki vurdumduymazlığı, boşvermişliği, hatta bilinçli defansı anlamak mümkün değil.

Mahkeme kadıya mülk olmadığına göre, gün gelecek eserleri ve semerleri yan yana koyacağız!

Bektaşi "Ramazan seneye yine gelir. Ben gidersem bir daha gelmem" demiş.

Bir daha gelir mi Sadık Canlı?

Bir daha gelir mi Selahaddin Şimşek?

Asıl eser, Türkiye'nin dünyaya armağan edeceği kahramanlar yetiştirecek, o kahramanların ruhunu, gönlünü, aklını hakikatle yoğuracak olanların öncüleri Sadık Canlı'lara, Selahaddin Şimşek’lere vefa borcumuzu ödemek değil midir?

Ne demişiz geçen seneki yazının sonunda?

"Adapazarı’nın garipleri, Selahaddin Şimşek’ler, Sadık Canlı’lar, iyi ki varsınız.

Siz olmasanız, kırık gönüller tamir olur muydu, sofralar bayram sofraları olur muydu?"

Yine soruyorum: Olur muydu?

(Hayırlı, huzurlu, bereketli bir bayram diliyorum. Çocukların hayatları boyunca unutamayacakları kadar güzel bir bayram.)