* Ümmet birliğinin olabilmesi, gerçekleşmesi için Ümmetin başında âdil, râşid (olgun, akıllı, ergin, doğru yolda olan, hak din İslam üzere olan), muktedir, hikmetli, yüksek ahlaklı ve karakterli, işleri istişare ile gören ve mü’minlerin kendisine biat ve itaat ettiği bir İmam-ı Kebirin bulunması gerekir. Bir arı kovanında arı beyi olmaması kovanın dağılmasına, kaos ve anarşiye yol açacağı gibi, İmam’ı olmayan Müslümanların da zillet ve esarete düşecekleri tabiîdir. Her Müslümanda râşid bir imama biat ve itaat şuuru ve isteği bulunmalıdır. (M.Ş.Eygi, M.Gazete)
* İşte bugün o ayrışma, çatışma, kaos daha da derinleşiyor. Türkiye dahil, bütün coğrafyayı felakete sürükleyecek bir geleceğe doğru ilerliyoruz. Silahlanmanız, savunma politikalarınız bu felakete karşı hiçbir işe yaramaz. Savaş, çatışma, güvenlik stratejileri durumu daha da vahimleştirecek. Gücü artıran genişleyecek, jeopolitik hesaplar içine girecek, bugün mezhep farklılığını kullandığı gibi çatışma için gerekçeler üretecek. Güç hesaplaşmaları evlerimizi alevlerin sarması gibi bölgesel bir cehennem çukuru oluşturacak. ( İ.Karagül, Yeni Şafak)
*Evrensel duruş ve ufuk gerektiren, İslam’ın zaman üstü söylemini, güncel kirlenmeden, ucuzluktan, malzeme yapmaktan kurtarmak icap eder. Toplumun iliklerine kadar yürüyen değerlerin, siyasi hesaplara ve çelişkili çıkarlara alet edilip edilmediği, dikkat edilecek konuların başında gelmeli.
Dindar kesimin siyasete meyletme biçimi ve kitleselliği, endişe veriyor. Umudun tamamen parlamenter merkezli yapıya tahvil edildiğinin göstergesi olan iştahın umudun tükenişini de resmetmesi acı vericidir. (Ahmet Mercan, Dünya Bülteni )
* Daha hangi felaketleri bekliyorsunuz?
Ülkeler parçalanıyor, iç savaşlar yayılıyor, örgütler bütün coğrafyanın güç haritasını belirliyor, şiddet salgını hızla normalleşiyor, İslam algısı dönüştürülüyor, kaos bölgeselleştiriliyor, mezhep üzerinden bütün coğrafya çok büyük bir fırtınanın içine çekiliyor, haritalar yeniden çiziliyor, devletler yerine şehir devletçikleri öne çıkarılıyor, coğrafyanın yönetimleri veya önderleri büyük bir basiretsizlikle 'Büyük Oyun' içinde 'Küçük Oyun'larla meşgul oluyor, aynı sokakta yaşayan insanlar birbirini boğazlayacak hale getiriliyor, en önemlisi de bu coğrafyanın insanları bir daha asla birarada yaşayamayacak halde nefretle donatılıyordu.( İ.Karagül, Yeni Şafak)
*İşte bu yüzden krizlere müdahale edecek bir İstanbul Kriz Merkezi, barış adına mücadele edecek bir İstanbul Barış Merkezi çağrısı yapıyoruz. Her geçen gün daha da vahim hale gelen coğrafyamızı acı bir geleceğe teslim etmemek için en az güvenlik stratejileri kadar bu projelere de zaman ve kaynak ayırmak zorundayız.
İsimleri Türkiye değil, Ortadoğu değil, Ankara değil, İslam İşbirliği Teşkilatı değil sadece İstanbul olmalı. Ancak böyle tarafsız olabilir, ciddiye alınabilir. Asla bir devletin kontrolüne girmemeli hele hele İİT bünyesinde hiçbir şekilde olmamalı. Etnik krizlerden bugün hızla bölgeselleşen mezhep sorunlarına kadar her konuyla ilgilenmeli, öncelikle kriz çözücü misyonlar yüklenmeli, devamında her olay için barış modelleri geliştirmeli.
Hem Kriz Merkezi için hem de Barış Merkezi için Akil Heyetler oluşturulmalı, bu heyetlerde bütün Müslüman ülkelerden temsilciler yer almalı. Siyasetçilerden dini öncülere, aydınlardan kanaat önderlerine kadar bütün coğrafyayı kucaklayacak sözü dinlenir isimler biraraya getirilmeli. Öyle arada bir toplanma şeklinde değil, sürekli bir mesai harcanmalı.
Bu merkezler köklü kurumlara dönüştürülmeli ve ilgi alanı öncelikle Müslüman ülkeler, sonrasında da bütün dünya olmalı. Kimlik krizlerinden kaynak savaşlarına, sınır problemlerinden toplumsal çatışma alanlarına kadar her olaya müdahil olabilmeli.
Türkiye, Pakistan, Malezya, Endonezya, İran, Mısır, Cezayir gibi en fazla on ülkenin desteği sağlanmalı. Unutmamalı ki, bu desteği sağlaması gereken ülkelerin hepsi yarın aynı acı kaderle yüzleşecektir.(İ.Karagül, Yeni Şafak)
* Müşrik toplumların tanrıları için helvadan yaptıkları putları acıkınca yemelerini çağrıştıracak şekilde, Kutlu Doğum pastasının da kesilerek yenilmesi ameliyesi, bu işi yapanlar farkına varsa da varmasa da, hatta çok iyi niyetle böyle bir işe kalkışsa da, dini metalaştıran şirk ve sömürü dinine hizmet ettiklerinin farkında bile değillerse, artık din anlayışlarını kontrolden geçirmelerinin zamanı gelmiş ve toplum olarak buna tepki göstermek bir vecibe halini almıştır.
İktidara yaranma ve yanaşma kültürünün ayyuka çıktığı günümüz Türkiyesi’nde, ne yazık ki, her geçen gün böylesi uygulamalar ile bağlamından kopartılan din, meta fetişik bir bağlamda zihniyet dünyası ve duyguları şeyleştirmekte ve nesneleştirmektedir. Dinin ana ekseni olan tevhid, ahlaktır, yaratılışa uygun davranıştır, adalettir, istikamet üzre yol almaktır, söz ve davranışında doğru ve dürüst olmaktır, hakkaniyete dayalı paylaşımdır, mazlumun yanında “ol”uştur, zalime karşı çıkıştır ve erdemli duruştur. Din, gösteriş, metalaştırılan ameliye, görkemli törenler, “kutsal pasta” kesme törenleri, maketten kabe yapımı ve itikatlaştırılan iktidar uygulamaları değildir. (Adem Çaylak, Milat)