Adapazarı garının itfaiye caddesine inen merdivenlerinin dibinde görmüştüm onu ilk kez. Seksenli yılların sonları olmalı. Mevsim neydi, aylardan hangisiydi, hava sıcak mıydı yoksa soğuk muydu hiç hatırlamıyorum. Yalnız babamla birlikte Lojmanlar’daki evimizden sarı durağa inip otobüsü filan boşvererek asfaltın aşındığı yerden eski paket taşlarının göründüğü yol boyu yürüdüğümüzü biliyorum. Çark deresi, halk dilindeki amiyane adıyla b.klu dere gürül gürül akmaktaydı yine. Derenin üzerindeki tahta köprüyü de geçip çınar ağaçlarının gölgelediği fabrika caddesine, oradan da henüz adı Tüvasaş değil de Advas olan vagon fabrikasının karşısında bulunan Mithatpaşa tren istasyonuna vardık. Mithatpaşa istasyonunda çok fazla beklemeden İstanbul yönünden gelen Adapazarı ekspresine binerek beş dakikada çarşıya ulaşmıştık bile.

Elleri paketlerle, çantalarla dolu, yaşlı genç, çoluk çocuk bir sürü insanın sel gibi aktığı garın içinde biraz yürüyüp yönümüzü sola çevirdiğimizde önünde iki kasa limonla bağdaş kurup oturmuş amcayı fark etmemem imkânsız gibi bir şeydi. İmkânsızdı çünkü amcanın yüzü neredeyse sattığı limonlar kadar sarı, çıkardığı ses herkesten farklı ve tuhaf, üstelik hareketleri de ayrı bir garipti. Oturduğu yerde hızlıca namaz kılar veya zikir yapar gibi sürekli öne arkaya eğilmekte ya da sallanmakta ve bu esnada da sesinin o yarı mekanik ve hırıltılı tınısıyla bağırmaktaydı:

-Limooonnn!!! Bayılana limonnn! Buyruuunn!

Yalnız, limon satan bu limon yüzlü amcanın öyle bir “Buyurun” deyişi vardı ki, o anda oradan geçip de boş bulunan, dalıp gitmiş birinin aklını alabilirdi. Benim aklımı almıştı bile. O kadar yeknesak ve düşük bir tonda, sanki kendi kendine konuşur gibiyken birden sesini yükselterek çıkardığı “Buyruunnn”, sanki bir komutanın askerine emredişi gibi etkili ve hizaya getiren bir eda taşıyordu. Onun satış yöntemi de buydu demek ki. Kim bilir, ne kadar işe yarıyordu!

Kendisinden alışveriş yaptığımızı pek hatırlamıyorum ama eski itfaiye caddesinde cumartesi günleri kurulan pazara her gidişimizde ve meyve sebze ne varsa yüklenip kollarımız uzarcasına taşıdığımız her pazar dönüşünde onu orada görmeye alışmıştım artık. Tabii o hiç değişmeyen hareketine, aniden yükselen ses tonuyla okkalı bir “Buyurunnn” çekişine de. Ta ki pazaryeri o caddeden kaldırılıp şimdi yıkılması gerektiği konuşulan ama o zamana göre modern sayılabilecek “katlı Pazar”ın açıldığı güne kadar. Yağmurda ıslandığımız, karda üşüdüğümüz, yazın sıcağında bunalıp rengi solmuş muşambadan pazarcı tentelerinin altına sığınarak yürüdüğümüz eski pazaryeri yoktu artık. Her yer gibi Adapazarı da modernleşiyordu işte. Yeni pazar, kapalı ve üstelik iki katlıydı. Altta meyve-sebze ve her türden gıda, üstte giyim kuşam satılmaktaydı.

Bütün pazar esnafı düzenli tertipli, bir örnek tezgâhlarıyla ve en önemlisi kapalı bir büyük mekânda sergiliyordu mallarını artık. İçine ilk girdiğimde Ulus’taki meşhur Ankara halini hatırlatan bu pazaryeri neredeyse oradan bile gösterişli gelmişti gözüme. Burada elmalar daha bir kırmızı, sebzeler daha canlı yeşil, balıkların pulları daha mı ışıl ışıldı ne? Hatta Pazar esnafı bile bir nebze kibarlaşmıştı sanki. Hançereleri yırtarcasına çıkan “Hanım abla”lar, “beyamca”lar şimdi daha bir nazik, daha bir iltifatkârdı. Belki de bana öyle geliyordu, çocuk dünyamda öyle kurguluyordum olan biteni. Fakat yürüme yolu dardı bu katlı pazarın. Şimdi de aynı malumunuz. İnsanlar birbirine çarpa çarpa ilerlemek zorunda kalıyordu sürekli. Ama o kadar kusur kadı kızında da olurdu.

Limoncu amcaya ne mi oldu? Eski pazaryeriyle birlikte o da tarih oldu, ne olacaktı ya? Katlı pazarda kendine bir sergi açacak gücü olmadığından başka bir pazara gitmiştir belki. Çarşamba’da, Perşembe’de açmıştır iki limon kasası ve bir minderden ibaret tezgâhını. Orada da bağdaş kurup oturduğu yerde öne arkaya sallanmış, ani bir “Buyruunn” nidasıyla önceleri herkesi şaşırtmış, sonra yavaş yavaş komşu pazarcılar ve müşteriler tarafından kanıksanır hale gelmiştir. Kahverengi süveterini orada da yaz kış çıkartmamıştır sırtından. Kaç limon satmıştır? Sattıklarından kazandığı parayla odunu kömürü, kirayı mı karşılamış yoksa kendisinden bir oyuncak yahut dondurma parası bekleyen torununa harçlık mı verebilmiştir ancak? Belki torunları da onun o sıra dışı nidasını hafızalarına kazıyıp benim gibi, taklit etmişlerdir birbirlerine, “Bayılana limonnn!” diyerek. Belki de, daha acısı, ne çocuk ne torun yüzü görmüştür ölene kadar. Her gün, tek başına, akşamdan sabaha bir çorba, bir kuru döşekte uyuyup geceleri, sabah kalktığında sattığı limonlar kadar sarı yüzünü yıkayıp yağlı beyaz saçlarını tarama gereği duymadan kendi dünyasına dalmıştır. O zamanlar pazarda, karşısına geçip kendisini uzun uzun, hayretle seyreden o zayıf, esmer çocuğu nereden bilsin! Ve tabii, o çocuğun yıllar sonra bir yazıda böyle kendisinden söz edeceğini de…