Bizim gençlik yıllarımızda Adapazarı’nda (1955-65) özel aracı olan kişiler ismen bilinirdi ve dahi sayılıydı…
Bugünkü belediyenin arkasında, sıra sıra dizili faytonlar sağlardı ulaşımı, o zamanlar…
T plakalı taksiler ise Orhan Camii’nin önünde bulunan Çocuk Esirgeme Kurumu binası ile Enişte’nin Ayranı dükkanı arasında kalan yerde sıralanır ve genellikle şehir dışı ulaşımda tercih edilirdi...
O günden bugüne halkın araba sevdasında inanılmaz gelişmeler oldu, giderek artan…
Bunda rahmetli Adnan Menderes dönemiyle başlayan ekonomik zenginliğin oynadığı rol, hayli önemliydi…
İşçisi, emekçisi, fakiri zenginiyle arabasız insan sayısı azaldı giderek…
Şehir plancıları bu inanılmaz oto tutkunluğunun getirdiği hastalığı hesaba katmamış olacak ki, günümüzde çılgın şekilde artan otoları taşıyacak yol ve park alanları yetersiz kaldı…
Eskiden şehrin belli merkezlerinde yaşanırdı sıkışıklık…
Şimdi öyle mi ya…
Bırakın ana caddeleri, sokak aralarında dahi park yeri bulmak hayli zor…
Daha yeni geldik Avrupa’dan; Berlin, Dresden, Prag, Viyana, Budapeşte gibi şehirlerde gelişigüzel park yapmak imkansız…
Parasız park mümkün olmadığı gibi, istediğiniz yerde ve zamanda park da yapamazsınız…
Aksine hareket, ağır para cezaları getiriyor…
O nedenle belirlenen yerlerin dışında park edene rastlamak mümkün değil…
Bizde ise belediyenin ücret aldığı ve yer sahiplerinin çevrelediği yerler dışında park etmek sanki serbest…
Böyle olunca sokak, cadde ve işyeri sahipleri ile sıcak temas kaçınılmaz hal alıyor...
İstenmeyen nahoş hadiseler ve araca zarar vermeye varan durumlara rağmen, insanlar hiçbir şey düşünmeksizin nerede boşluk bulursa oraya park edebiliyor, olacaklara katlanmak pahasına…
Adapazarı merkezi bu açıdan nefes alınmayacak hale geldi neredeyse…
İnsanların yaşam şekli ve kalitesi değişti zamanla…
Belediye otobüslerinin, dolmuş taksi, minibüslerin olmadığı zamanlarda Yenicami, Çark Sanayi, eski-yeni garajlar, Serdivan ve benzeri yerlerde oturan Adapazarlılar ya bisikletle ya da yürüyerek gelirdi Gümrükönü’ne…
Şimdi öyle mi ya…
Atlayıp arabalarına geliyorlar merkeze, yolları daraltacak şekilde ve boş olan her yere park ediyorlar...
Yaya yollarına çıkıyorlar, yer bulurlarsa ne ala!
Bulamazlarsa ve zorda kalmadıkça, park alanlarına para vermemek için gitmiyorlar...
Hal böyle olunca şehrin ve trafiğin sıkışıklığından şikayetler de alıp başını gidiyor...
Örneğin Sait Faik, Çıracılar, Değirmen Han gibi alt alta sokaklarda, yürüyecek yer bulmak dahi zor…
Bu konuda gün geçmiyor ki bir şikayet gelmesin…
Buna bir de işyeri sahiplerinin sandalyeleri eklenince, hiç eksilmiyor sitemler …
Sokak aralarının dahi otopark alanı haline döndüğü bir şehirde trafik nasıl rahatlar…
İnsanlar artık bir kilometre dahi yürümüyor…
Böyle yapmakla çok şey kaybettiklerinin bilincinde de değiller…
Para ve sıhhat kaybı dahi, halkımızı araba özentisinden uzaklaştıramaz oldu...
Bakalım bu işin sonu nereye varacak!