Referanduma iki hafta sonu kala, mesele Tayyip Erdoğan’ın “tek adam”lığı üzerinde düğümleniyor. Hayırcılar öyle istiyor. Galiba, 16 Nisan günü, seçmenin büyük çoğunluğu, sadece Erdoğan’a evet ya da Erdoğan’a hayır demeyi düşünecek sandık başında.

Kimin için kötü tek adam sistemi? Tek adamın kime zararı var? Evetçilere mi? Hayırcılara mı? Yoksa Papa’nın huzurunda el pençe divan duran Avrupalı demokratlara mı?

Eskiler, “Hafıza-i beşer, nisyan ile malüldür” derler. İnsan hafızası, unutkanlıkla sakat ve eksik demektir bu. Kolay ve çabuk unutuyoruz. Facialardan ibret almakta ve felaketlerden ders çıkarmakta hiç de başarılı değiliz.

Madımak Otel katliamı, Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Necip Hablemitoğlu cinayeti, Susurluk skandalı, PKK terörü, faili meçhuller, kontrgerilla, mafyalar, çeteler, Ergenekon, 28 Şubat, andıçlar, Başbakana anayasa fırlatan Cumhurbaşkanı, gazete manşetlerinden millete ayar veren MGK genel sekreteri… Neler gördük neler.

En son, 15 Temmuz gecesi yaşadığımız hain darbe girişimi rezaletini mevcut sistem üretmemiş, bugüne kadar Türkiye’yi üçüncü sınıf bir ülke yapan “adamlar” düzeni değilmiş gibi, referandumdan evet çıkarsa “tek adam” tehlikesiyle korkutuluyoruz.

Nazlı Ilıcak’ın 2009’da, Sabah gazetesindeki satırlarını hatırlayalım: “Yılmaz, henüz başbakan değilken, 23 Kasım 1996’da, yurt dışına çıktı ve uçağı yakıt ikmali için Budapeşte'ye uğradı. Kimse, Türkiye'nin Macaristan'daki büyükelçisi de dahil, onun, o gece Budapeşte'de konaklayacağını bilmiyordu. Ama, kendisi biliyordu ve Budapeşte'de, otelde yer ayırtılmıştı. Biri Yılmaz'a tuzak mı kurmuştu? Yılmaz, Budapeşte'ye neden gitmişti? Veysel Özerdem'in yumruk atmasından sonra, niçin, apar topar Budapeşte'den döndü?

Yılmaz, dönemin Emniyet Genel Müdürü Alaaddin Yüksel'e "Çatlı'nın yakını Aydın İpli'nin bu işte parmağı var" diye bir dilekçe yazdı ama, sonradan Özerdem'i affetti; olayın takipçisi olmadı. O tarihlerde çeşitli dedikodular çıktı. Kimine göre, Yılmaz, otelin kumarhanesine gitmiş, hatta görüntüleri çekilmişti; kimine göre, Budapeşte'de, Çiller aleyhine kullanabileceği bazı belgeler elde etmek maksadıyla konaklamıştı. İşin tuhaf yanı, meşhur Yeşil'in, Yılmaz'la aynı gün, 23 Kasım 1996’da, tabii farklı bir uçakla Beyrut'a gitmek için Türkiye'den ayrılmasıydı. MİT'in, diplomatik pasaport taşıyan Murat Tunç ve Gürcan Bora kod isimli mensupları, Metin Atmaca adını kullanarak seyahat eden Yeşil’e refakat ediyordu. Belki bir tesadüf söz konusuydu. Yeşil, Beyrut'tan, Budapeşte'ye geçmiş olamaz mıydı? Yılmaz'ın, Alaaddin Çakıcı ile de ilişkisi vardı. Yumruk olayından sonra, Erol Evcil'le görüşmüş, ondan, (Evcil ve Çakıcı'nın Türkbank Komisyonu'na verdiği ifadelere göre) yumruk atanın cezalandırılmasını istemişti. Yılmaz, TBMM Çete Komisyonu'na verdiği ifadede, Erol Evcil ile görüştüğünü kabul ediyor ama, bu görüşmenin, MİT'te çalışan Yavuz Ataç 'ı kendisine takdim amacıyla yapıldığını söylüyordu. Yavuz Ataç, Yılmaz başbakan olduktan sonra, Çakıcı'nın, MİT müsteşarlığına getirilmesini talep ettiği kişiydi. Çakıcı, Erol Evcil ile yaptığı telefon konuşmalarının birinde de, Budapeşte olayının "Gözlüklü”nün (MİT Kontr Terör biriminin başı Mehmet Eymür'ün) işi olduğunu söylemişti.”

 

İnternete girin ve lütfen, Tansu Çiller ile Mesut Yılmaz’ın, Ali Kırca’nın konuğu oldukları televizyon programının videosunu seyredin. Mesut Yılmaz, “Devletin bir buçuk katrilyonunu nereye harcadınız?” diye soruyor. Başbakan Çiller, “On dört tane havalimanı yaptık” diyor. “Nerede bunlar?” diye soruyor Yılmaz. Çiller sayıyor. Fakat hepsi temel atmaya hazır! Mesut Yılmaz, “Siz konuştukça ben mahçup oluyorum. Türkiye böyle bir başbakanı hak etmiyor” diyor. Çiller, “Siz şu mal varlığınızın kaynağını bir açıklar mısınız?” diyor. Yılmaz, “Mal varlığı konusunu açarsak sayın başbakan stüdyoyu terk etmek zorunda kalır” diyor. Böyle nezih bir şekilde sürüyor program. Yılmaz’ın dediği gibi, seyrederken utanıyor insan.

Neymiş? “Tek Adam” olacakmış.

İyi ya işte.

Biz zaten başımızda “Adam” istemiyor muyuz?

“Adam” olsun da “tek” adam olsun!

Beyaz efendilerin küresel zulmüne dur diyecek milli bir “tek” adam çıkarmamış bir sistemin koskoca bir milleti “tek adam” tehlikesiyle korkutması ne anlama geliyor?

Papa’nın dışı beyaz entarisi karşısında huşu içinde hazırola geçen Avrupalı çağdaş demokratların sıkıntısı da karşılarında gerçekten “tek” de olsa, bir “Adam” bulunmasından değil mi?

Kendimizi kandırmayalım.

İstemedikleri Tayyip Erdoğan değil. Biziz.