Soma'da bir facia yaşandı geçen yıl. Enkazdan sağ kurtulan bir işçi, “Abi, Mahmut çıkmadı. Mahmut çıkamadı! Beni bırakın onu alın abi. Onun karısı hamile!” diye çırpınıyordu.

İnsan hiç tükenmez, bir bas- übadel mevt gibi fışkırır işte böyle.

Bir başkası o cehennem çukurundan çıkarılmış, hastaneden ayrılırken, zift karası kömür çamuru üst başıyla sedye kirlenmesin diye "Çizmelerimi çıkarayım mı?” diye soruyor.

Nasıl korkutulmuşsa seneler senesi devletin hastanesinden bile, nasıl kendini layık görmemeyi öğrenmişse sedyeye bile, nasıl seviyor, sayıyorsa devletini, nasıl sakınıyorsa devletin malını. Nasıl! Nasıl! Nasıl!

Hazreti Huzeyfe (ra) anlatıyor: “Yermük savaşının yapıldığı gündü. Haris ağır yaralanmış kanlar içinde yerde yatıyordu. Göz işaretiyle su istedi. Ben, su kabımın ağzını açtım tam suyu verecektim ki, biraz ileriden Hişam’ın sesi duyuldu. “Su, su” diye inliyordu. Amcamın oğlu Haris göz işaretiyle suyu arkadaşına götürmemi istedi. Ben koşarak onun yanına gittim. Tam içeceği sırada bir başka ses duyuldu.İyaş, “Ne olur bir damla su verin, Allah rızası için bir damla su” diye feryat ediyordu. Hişam, elini geri çekerek suyu içmedi. Daha yaralı olduğunu düşünerek suyu ona götürmemi işaret etti. Ben Hişam’ın yanından İyaş’a doğru koşarak ayrıldım. Yanına vardığım zaman kendisinin ancak son kelimesini işittim. Hemen geri döndüm ve koşarak Hişam’ın yanına geldim. Gördüm ki, o da şehit olmuş. Onun yanından da ayrılarak amcamın oğlu Haris’e koştum. Ne çare ki ona da yetişemedim. Hiç birisine de suyu vermek ve suyu içmek nasip olmadı.”

Cennete giden en kısa yol, o yolu başkalarına açmaktır!

O. Henry’nin meşhur hikayesidir. Son Yaprak. Genç kız, hasta yatağında penceresinden görünen ağacın yaprakları döküldüğünde hayatının sona ereceğine inanmıştır ya da o son yaprak düşünceye kadar ölmeyeceğine. O “son yaprak”hiç düşmez. Komşusu ressam hiç düşmeyecek bir yaprak çizip asmıştır o ağaca, buz gibi bir havada, zatürre olup ölmek pahasına.

İnsan hiç bitmez. Doğuda ve batıda. Dün ve yarın. Hiç bitmez.

Hani şu dededen kalma kalma saatini, tek varlığını, kız arkadaşının beğendiği kaplumbağa kabuğundan bir tarak almak için satan çocuğun hikayesi var ya. Tarak alınmıştır ama o tarağın tarayacağı upuzun ipek saçlar, o çocuğa bir hediye alabilmek için kökünden kesilip satılmıştır çoktan.

Bir hikaye de ben yazmıştım. “Geceyi Isıtan Adam” diye. Gerçekti. Rahmetli Selahaddin Şimşek, kar diz boyu Adapazarını kapladığı bir akşam, saatlerce Bulvar’da beklemiş, gelen geçene, “Dikkat edin, kayıp düşmeyin” demişti.

İnsan, güneşten daha sıcaktır, insanı sevince, sayınca.

Ömer Tuğrul İnançer anlatıyor: “Mevlevîlerde, edep telâkkisiyle inançtan meydana gelen terimler vardı. Meselâ kapıyı kapamak, ocağı, yahut mumu söndürmek, ışığı yakmak gibi çeşitli mânaları arasında kötüleri de olan sözler, Mevlevîlikte kullanılmaz, bunların yerine “kapıyı örtmek” yerine “sırlamak”, “ocağı ve mumu söndürmek” yerine “dinlendirmek”, “ışığı uyarmak, uyandırmak” gibi tâbirler kullanılırdı. Ben denmez, “biz”, yahut “fakiyr” denirdi. Sen denmez, “siz” yahut “nazarım” denirdi.Birisi uyandırılırken el ucuyle hafifçe yastığına vurularak yine yavaşça “agâh ol erenler” denirdi. “Aşk olsun” sözüne muhatab olan, “aşkın cemâl olsun” derdi. Bu söz üzerine “aşk olsun” diyen, “cemâlin nur olsun” der ve “nûrünalânûr olsun” cevabını alırdı.Şeyh veya dede yahut da birisi, ihvandan birini sorarsa bu soruya karşılık “selâmı var” yerine soranın derecesine göre “aşk-u niyaz ederler, kademlerinize aşk-u niyaz ederler” yahut “aşkederler” derdi. Eyvallah, “iyi vallahi”den, yahut “İyvallahi”den bozmadır. Bu söz, çağırılan kişi tarafından, “efendim” mukabili kullanıldığı gibi “aşk olsun” sözüne karşılık “teşekkür”mânasını da ifade ederdi. Bir soruyu tasdik yollu kullanıldığı da vardı. “Allah eyvallah” tarzında kullanılırsa “yemin” makamına geçerdi.Fakiyr, “Yok”, “yoksul” anlamına gelen bu kelime, bütün tarikatlerde müşterekti ve “ben” yerine kullanılırdı.Ganisiyim, bir şey istenmeyip reddedildiği zaman söylenirdi. Bir şeyin çok olduğu da “ganî” kelimesiyle ifade edilirdi.Göçmek, göçünmek, “Ölmek”, “Gönül etmek”, bir işin olması veya olmaması için kalben duada bulunmak, olmasını veya olmamasını istemek, himmet etmek, birisinin işi için mânevi himmette bulunmak demekti. Görüşmek, İhvandan iki kişinin, birbirlerinin sağ ellerini, sağ elleriyle, yahut iki elle kavrayıp ağızlarına kaldırarak ve biraz eğilerek aynı zamanda ellerinin üstünü öpmelerine dendiği gibi Mevlevi sâliki, eline aldığı her şeyi, meselâ su içeceği vakit bardağı, eline aldığı kahve fincanını, yatacağı vakit ve kalktığı zaman yastığını, üstüne çekerken ve üstünden atarken yorganını, giyer ve çıkarırken, hırkasının ve çamaşırını yakasını, sikkesinin kenarını... öperdi ki, bu öpüşe de “görüşmek” denirdi. Bu suretle küllî ruhun her şeye sâri olduğu, daha doğrusu her varlık, tek ve mutlak varlığın tezahürü bulunduğu anlatılmış olurdu.”

Bir adam Peygamber Efendimizin karşısında durunca korkudan titremeğe başlamıştı hani. Rasulullah (sav)"Korkma, rahat ol. Ben kral değilim. Ben ancak Kureyş'ten, kuru et yiyen bir kadının oğluyum" demişti.

Ardında sadece birkaç hurma bırakmış olanın zenginliğinden bir kırıntı yeter dünyayı ayakta tutmaya.Azalıyor kıymetliler. Azalıyoruz, seyreliyoruz, itibarımız eksiliyor. Çocuk babasına saygısızsa, kadın kocasına, adam karısına hürmetsizse, baba evlad-ü iyaline sorumsuzsa, hep bu değer kaybından, bu kökün çürümesinden, dallarımızın hoyratça kırılıp koparılmasından.

Görgüsüz edepsiz olmaya, edepsiz görgüsüz kalmaya yatkındır. Özsaygısı olmayanın hiçbirşeye ve hiçkimseye saygısı olmaz. Cehennem bunlardır!Cahil bir de kabaysa hem de bencilse ve görmemişin tekiyse hemen uzaklaş ondan, hızla uzaklaş. O bir zalimdir! Sadece kırar döker! Tabiatı budur!

İyiliksever bir ressam komşunuz var mı bilmiyorum ama “son yaprak” diğerlerinden önce düşebilir! Siz bir iyilik yapmadan düşmese bari.