Gazetecilik gibi çileli ancak son derece onore bir mesleğe adım atışımızın üzerinden tam tamına 40 yıl gelip geçiverdi, bir rüzgar misali...
Neredeyse bir ömür tükettik bu doğrultuda.
İlimizde eli kalem tutan her gazeteci, çıraklık dönemlerini atlatıp da işin içerisine girdiği ilk yıllarında, Sapanca Gölü'nün kirliliğine yönelik yazı, yorum ve haber yapmakla başlar görevine neredeyse.
İtiraf etmeliyim ki, spor sayfasından gazetenin ön yüzüne geçişim de böyle bir yazıyla olmuştu vakti zamanında...
Bir yeryüzü nimeti olan cansuyu kaynağımız Sapanca Gölü'nün sinsice kirletilişi ile gelinen günümüzde, değişen bir şeyin olmadığını görmek insanın içini acıtıyor.
Bu doğrultuda nice etkinlikler, paneller, açık oturumlar, sempozyumlar sıralandı ardı ardına, oysa...
Hep böylesi organizasyonlarla tüketilirken zaman, göl de her geçen sene bir öncekini aratırcasına kirlendi, kirletildi ne yazık ki.
Yetkililer önlem almak yerine sadece konuştu, laf üretti peşi sıra...
Her toplantı, her oturum, her panel, bir ümit olarak kaldı içimizde...
Sonuç her defasında havanda su dövmeye götürdü insanımızı...
Kirlilik aldı başını gitti.
Dünya'nın en kaliteli içmesuyu havzasını kurtuluşa taşıyacak, kirlilikten arındıracak reçeteleri yazacak ustalar varken, farklı etkinliklerle vakit harcamanın bir anlamı olmadığı çıktı ortaya.
Son yapılan çalıştay da benzer özellikler taşımasın.
Komşu il Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu'nun açık yüreklilikle ve cesaretle ortaya koyduğu gerçek, gölün kirlilikten kurtuluşu adına "Milat olsun" istiyoruz.
Gölün kirletilişine seyirci kalınmasında bir bütün olarak hepimiz suçluyuz.
Cumhurbaşkanından başbakana, bakanlara, milletvekillerine, vali, belediye başkanlarına, sivil toplum örgütlerinden medyaya, herkesin ve kesimin bu büyük ihmalde vebali ve sorumluluğu vardır.
İnsanlarımızı, neüdüğü belirsiz, sağlık açısından riskli kaplarda muhafaza edilen, içilebilirliği tartışılır hale gelen plastik kaplı sulardan kurtararak hem midesini hem de kesesini rahata kavuşturmanın zamanı gelmedi mi daha?
Böyle büyük bir hazinenin içine, Kocaeil iline bağlı Derbent ve Acısu ilçeleri lağım sularını boşaltıyormuş da haberimiz olmamış.
Gölün dibinde kendini yenilemesine mani olacak kalınlıkta kirli ve pis kokulu tabaka oluşmuş durumda. Buna, etrafını çevreleyen otoyolların getirdiği kirlilik, yağmurlarla gelen kimyasal atıklar ve biyolojik her türlü pislik yetmiyormuş gibi, bir de komşu ilçelerin atık suları eklenince, nasıl geçilir gölün acımasızca, insafsızca ve hoyratça kirletilişinin önüne...
Nasıl bir anlayıştır, koca bir ilin içmesuyu kaynağının içine işemek?
Bu vurdumduymazlık, bu adam sendecilik, bu umursamazlık yakışıyor mu komşuya?
Bunun ne hoşgörülür ne de affedilir bir yanı yoktur, olamaz da.
O halde yarından tezi yok lafı, sözü, çalıştayı, sayıştayı atıp bir kenara, geç kalınmış olsa dahi icraata geçmenin sırasıdır.
Şimdiye kadar göl adına nice ağıtlar yakıldı, nice gözyaşları döküldü.
Peki ne değişti?
Artık farklı şeyler söyleyip, farklı uygulamalara gitmenin zamanıdır.
Bu doğrultuda ve herşeye rağmen ümidimizi yitirmedik.
Gölün kaderinin değişeceğine inanıyoruz.
Mevla'nın bölgemize bir büyük lütfu olan gölümüz, bütün bu hoyratlığa karşın son derece vefalıdır.
Yeter ki, kirlilik oluşturan taarruzlar dursun.
O zaman görülecektir ki içilebilir, balık ve kerevitleri yenilebilir, serin ve temiz bir şekilde yüzülebilir, o pırıl pırıl suyumuza yeniden kavuşuruz.
Sapanca Gölü, kendisine uzanacak bir hamiyetli el bekliyor.
Bunun için cesur, yürekli, girişken, tuttuğunu koparan idarecilere ihtiyaç var.
Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu'nun tarihi itirafıyla yola çıkıp nerelere geldik.
Sapanca Gölü tertemiz suyu ve doyumsuz manzarası ile ilin, bölgenin ve de ülkenin kıymetini bilemediği köşelerinden biridir. Bu cennet köşeyi cazibe merkezi haline getirmek, insanımızın boynuna borç olmalıdır.
Bu doğrultuda en büyük görev Sakaryalılar olarak bir bütün halinde bize düşüyor.
"Şimdi taşın altına elleri koyma zamanıdır."
Yeter ki çıkılsın yola, verilmesin mola.
Kavuşalım tertemiz suya.
Bilmem çok şey mi istiyoruz?
Zor mudur bütün bunları gerçekleştirmek?
Ne dersiniz?