Şiir, Bulanık Defterler’in başat unsurlarından biridir: ‘Şiir ve yolcu. Şair ile şiir, yol ile yolculuk gibidir; -şair, çöldeki ‘yitik oğul’dur ve işte ancak orada, Çöl’de (şairlerin ve yalvaçların habitat’ıdır Çöl!), yol ile yolculuk birbirinden ayrılmaz (‘hani durak, yol nerde?). Çöl’de yol ile yolculuk’u ancak O ayırabilir…’

‘Doluluk’la tamamlanan ve tanımlanan Varlık ile Varoluş arasındaki o ezelî boşlukta ‘azalan’a ve ‘eksilen’e yakarılar yazarken görürüz Yavuz’u sık sık: ‘Dokunarak yaşıyorum artık.’, ‘Ne güzeldir dokunmak! Dünya’yı daraltır.’ Bulanık Defterler’deki öznenin işte böyle, Dünya’yı daraltmakla birlikte Varoluş’u da incelttiğini biliriz dokunarak. Bakışla estetize edilmiş bir ‘oluş’tur söz konusu olan-burada. ‘Dokunma yoluyla, kendi kişisel tarihimizden daha uzun ve daha geniş bir tarihte yer alıyor olduğumuz duygusunu yaşarız: Ben varım ve o var ve dokunma bir biçimde bu hakikati onaylayabilir. Kanımca, dokunma eyleminin ima ettiği şey budur.’ diyor Gabriel Josipovici o kışkırtıcı kitabı Dokunmak’ta. Görüldüğü gibi Varlık’a değilse bile Varoluş’a dair bir kuşkuyu gidermek için de dokunmak edimine başvururuz çoğu zaman. Rilke’nin ‘Gittikçe büyüyüp, her şeyi içine alan daireler gibi yaşamaktayım hayatımı’ mısralarını bir başka biçimde ifade etme biçimidir bu. ‘Görsellik’le ‘dokunsallık’ arasında benzersiz bir seyr ü sefer…

Filozofların, yürüyüşleri hem bir metafor olarak kullandıkları hem de yaratıcı bir zihin faaliyetine dönüştürdüklerini biliyoruz. Yürümek -güneşle birlikte- zamanın bir şeyler iade etmesi anlamına geliyor Hilmi Yavuz’a, Defterler’de… Aydınlıkta ve açıklıkta dahi yolun dokunmayla bulunması fikri ‘yolun bütün bedenle sınanmasını imâ etmez mi?’ ‘Yavaşlık’ ile ‘anımsama’ arasında gizli bir bağ yok mudur?

Ve rüzgârı yazmak; -bulanıklığın öznesi diyebileceğimiz rüzgâr’ın Grekçedeki anlamlarından birinin ‘ruh’ olduğunu düşünürsek, rüzgâr’ı yazmak’ı, ruh’u yazmak diye de okumamız mümkün. ‘Rüzgârdır, her şeyi dokunmaya, ötekine değmeye, onu tutmak istemeye doğru götürür.’

Tıpkı Rilke gibi, bir ressam ya da yontucu gözüyle doğaya bakan, onu alabildiğince anlamayı, kendinin kılmayı ve zaman zaman da örnek alarak çalışmayı bilen bir ustayla karşı karşıyayız Defterler’de. Mazinin sessiz çağrısına uyan, hazzı bulanık-olan’da arayan ve haz için dilin ve sessizliğin bütün imkânlarını kullanarak bütün duyuları harekete geçiren bir usta…

Diyebiliriz ki ‘İşitmek görmektir. Bütünü bir bakışta görmek ve böyle hepsini birden işitmek bir tek ve aynı edimdir. Bakışla ve işitmeyle (ve elbette dokunma ile, E.Y), kavrayışın bu görünmez birliği, biz insanlara düşünen (ve duyan, E.Y.) varlıklara bırakılmış düşüncenin özünü belirler.’ Bu öz, ‘hüzün’dür elbet!

‘Düşünülmezde salınmak’ için, Bulanık Defterler bizi ‘tüm görünümlerin gereksiz öğelerden arındığı, deyim yerindeyse hafiflediği ve Varlık’ın balkımasını Varolan’dan geçerek berraklaşmaya bıraktığı yöreye, yani Varlık’ın açıklığına götürüyor. Sık ormanın içinde ansızın aydınlığın düzlüğü açılıyor.’

Beden’in eksik-oluş’unu dokunarak Doluluk’a eriştiriyor Yavuz; -peki ya tin’in eksik-oluş’unu Doluluk’a dönüştürecek olan nedir? belki de zaman’ın ona dokunuşu…

Sonra birden güneş çıkar o bulanıklık geçer.’ Güneş ki gizli mimarıdır bulanıklığın…

‘Parlak ışığın altında
Solgun duruyordu saydam yapraklar;
Birkaç büyük ve güneşli yaprağa baktım
Ve yaprağın ağaç gövdesinin yukarıda
Alaca ışıkla bezenmesini görmek mutlu etti beni.’

Bulanık Defterler’de, Coloridge’in yukarıdaki dizelerini çağrıştıran bir şeyler var sanki. ‘Bulantı’ değil, bir çeşit ferahlama, dinginlik veren bulanıklık hakim Bulanık Defterler’e. Saf bir bulanıklık; -gölgesini güze düşürmüş Tanrı tarafından bağışlanmış birkaç yaz gününe has bir bulanıklık…

Ve imgelemi kışkırtan kokular, mazinin kayıp cennetine çağırır tin’i. Proust’un kayıp zamanın izindeki kahramanı Marcel ile annesi arasındaki dokunmaya dayalı ilişki, Bulanık Defterler’de Yavuz ile annesi (ya da anne imgesi) arasında da var gibidir. Şu farkla ki; Proust dokunuşların kokusunu alıyordu, Yavuz ise kokulara (bile) dokunabiliyor: ‘Âh anılar (ve anneler), kokulardır ve sessizlikte anneler tıpkı kokular gibi daha belirgindirler.’

Duino Ağıtları şairinin ‘Tamamlanmamıştı hiçbir şey ben bakmazdan önce/Durgundu henüz, ne varsa oluşmakta olan’ mısralarının açılımı olarak da okunabilir Bulanık Defterler. ‘Barınak’tan ‘Anayurt’a doğru o büyük yolculukta bir ara durak olan Bulanık Defterler’de, her şeyi sine-i efkârına ‘elmas’ bir elif çekiyor Hilmi Yavuz; ‘çiçeklenmeyle solmayı birlikte kavrayalım’ ve ‘duru bir gün için doğmuş olduğumuzu’ fark edelim diye; bulanıklığın ardından gelen duru bir gün için…