XII.
'Yazarın kısıtlanmış, engel olunmuş bir durumda bulunduğunu erken yaşlarda öğrendim.' diyor Özdenören. 'Tekdüzelikte imgelemi kışkırtan bir büyü vardır.' Öyledir…
XIII.
Rasim Özdenören, kendisini, 'düşünüp taşınarak, notlar alarak, çoğu kez yazacağı şeyi zihninde dinlenmeye, oluşmaya bırakarak yazan' bir yazar olarak tanımlıyor. Çağrışımları önemsediğini ama yine de çağrışımların seline kapılıp giden bir yazar olmadığını söyledikten sonra şunu soruyor: 'Yazar, bizzat kendi yaşantısı bile olsa, acaba gerçeği olduğu gibi yansıtabilir mi?' Cevap elbette 'hayır' olacaktır çünkü 'yaşantı ve onun ifade edilmesi iki farklı düzlemde yer alıyor'dur. Sartre'a kulak verecek olursak 'Ya yaşamayı ya anlatmayı seçmek gerekir.' Rilke'yi dinlersek 'İnsan bir mısra için kuşların nasıl uçtuğunu hissetmelidir.'
XIV.
Borges'in edebiyatın son tahlilde bir 'otobiyografi' olduğu tespitine, bu otobiyografinin yine de sahibini yazının doğası gereği tam olarak anlatamayacağını söyleyerek itiraz eder bir bakıma Özdenören. Yazar ne yazarsa yazsın hep kendi midir anlattığı? Ya 'ben bir başkası' ise?!
XV.
‘Edebiyatın görevi toplumsal koşullandırmayı yıkmak ve kültürün insan ve doğa üstündeki baskısını kaldırmaktır. Ama edebiyatın kendisi de her zaman için kültürün bir parçasıdır ve dolayısıyla kendi içine dönük ve kendine yeniktir. Yazmak, kendi kendini hapsetmek, kendini yaşamdan uzaklaştırmaktır ve bu da bir tür şizofrenidir aslında.’ Peter Handke’den bu pasajı alıntılıyor Özdenören ve buradaki ‘şizofreni’yi klinik bir vaka olarak değil, yazma sürecinde gerçekleşen bir tür ‘içe kapanma’ olarak yorumluyor. Ve bir defa daha Sartre: ‘Ya yaşamayı ya anlatmayı seçmek gerekir.’ İkisini birden gerçekleştirebilmek için ‘seçilen’ olmak gerekir.
XVI.
‘Hep hüzün çeşmeleri: lambalar’ diyor bir şiirinde Necatigil. Mekânın poetikasını belirleyen en önemli şey mum ve lâmba; ‘çiçeklenmeyle solmayı birlikte’ kavramak ya da Haşim’in ‘Bir hâtıra zevki var kederde’ mısraını daha iyi anlayabilmek için. Ama en çok da Çelebi’nin ‘sebepsiz hüzün hocamdı/loş odalar mektebinde’ mısralarındaki o kesif yalnızlığı… Özdenören, Sezai Karakoç’un ‘Bir mumun ardında bekleyen rüzgâr/Işıksız ruhumu sallar da durur’ dediği hâle garkolmuş bir yazar olduğunu mu imâ ediyor? Öyle…
XVII.
Özdenören’in ‘Yazı Hayatla Aramızı Mı Açıyor?’ sorusuna cevap Gazzâlî’den: ‘Cevizinkabuğunu kırıp özüne inmeyen, cevizin hepsini kabuk zanneder.’ Yazarın hayatla arası hep açık değil midir?
XVIII.
Özdenören’in ‘Yazılabilen ve Yazılamayan’ ve ‘Susan Yazar’ denemeleri için üç fragman:
1. ‘Üzerinde konuşulmayanlar hakkında susmalı.’ Wittgenstein.
2. ‘Ben şiirlerimde sustuklarımı romanlarımda, hikâyelerimde anlatıyorum.’ Tanpınar
3. ‘Susanlara hiçbir şey sormayınız.’ Necatigil.
XIX.
‘Kısa Yazı’ başlıklı denemesinde Özdenören’in ‘Bir şey söylüyormuş izlenimi verip de bir şey söylemeyen uzun yazı yerine, bir şey söylemiyormuş gibi durup söyleyeceği şeyi asırlarca tüketmeyen kısa yazı.. benim tercihim bu.’ cümlesi bana Koca Ragıp Paşa’nın ‘Eğer maksûd eserse mısra-ı berceste kâfidir.’ mısraını hatırlattı. ‘Söz az ve öz gerektir vesselâm!’
XX.
Özdenören’in İbn Haldun’dan şiire ilişkin birkaç alıntı paylaşması bir hayli manidar: ‘Şiir kendi düşüncesinin mahsulü ve istidadının ve tabiatının icadı olduğu için, insan ona düşkündür.’ Şiirler yazacak kimsenin çok şiir okumak, dile dair bazı melekelere sahip olmak ve eski örnekleri incelemek gibi bir hazırlık sürecinden sonra ‘tenhaya çekilmeli, suları gölleri ile tabiatı harekete getirmeli, işitilen parçalar da güzel olmalı. Böylece bunları bir araya toplamakla tabiatı aydınlatmalı, sevinçlerin lezzetleriyle tabiatı neşelendirmelidir. Şiir söylemenin şartı, huzur içinde ve neşeli bulunmaktadır.’ Çünkü ‘Şiir söylemeye sevkeden sebeplerden biri de aşk ve aşk tesiriyle olan sarhoşluktur.’
Şairin, bilinmeyen ya da görünmeyen’le ilişkisi öteden beri birçok incelemeye tabi tutulmuş, bu konuda çeşitli görüşler öne sürülmüştür. Gayb’ı kurcalamak sadece İslâm tasavvufunun şaire yüklediği bir mesuliyet değil, ilk filozoflardan modern şairlere kadar birçoklarınca kabul edilen bir düşünce olmuştur. Octavio Paz’ın ‘şiir bilinmeyene el atmalı’, Rimbaud’nun ‘bilinmeyene ulaşmalı’ ya da Rilke’nin ‘Görünmez’in arılarıyız’ fragmanlarını bu çerçevede değerlendirebiliriz hiç şüphesiz. Sözünü ettiğim şairlerin ortak özelliği, verili dünya’nın görüntülerini betimlemenin ötesinde bir esoterique anlam arayışı içerisinde olmalarıdır. Burada bir parantez açarak şunu eklememiz gerekiyor sanırım: Hilmi Yavuz, bir makalesinde, ‘Eşkâl-i hayatı havz-ı hayâlin sularında’ seyrederken ve dahi ‘arzın bütün ahcâr ü nebat’ını ‘bir aks-i mülevven’ olarak betimlerken gördüğümüz Hâşim’i, ‘nukûş-ı sûver-i âlem’e bakarak, onları ‘bir özge temâşâ ile’ seyreden Nâilî ve dolayısıyla Divân şiirinin konseptiyle bütünleştirir. Yavuz’a göre, ‘Nâilî’de de Hâşim’de de, Dünya ‘verili’ bir Dünya’dır; -‘seyr’e[dilir] veya ‘bak’[ılır]; ‘temâşâ’ ile tasvîr edilir veya ‘aks-i mülevven’ ile temsil edilir.’ Dolayısıyla bu konsept, Dünya’yı tamamlanmış bir Dünya olarak kabul eden İslâmî tahayyül ile örtüşmektedir. Süslemeci metinler ise -ki Nâilî ve Hâşim’in şiirleri de bu gruba dahildirler- Dünya’yı tamamlamak için değil Dünya üzerinde oynamak için vardırlar.
Sevgili Peygamberimiz ‘İnsanın bu dünyadaki görevi dünyayı güzelleştirmektir.’ demiyor muydu?
XXI.
Rasim Özdenören’den ‘Niçin Yazıyorsun?’ sorusuna bir cevap denemesi: ‘Şair Blaise Cendrars, bir şiirinin ara başlığında ‘Niçin Yazıyorum?’ sorusunu ortaya koyduktan sonra: ‘Şunun için..’ diyor ve önümüze kocaman bir boş sayfa dayıyor. O boş sayfayı istediğin gibi okuyabilirsin demek istiyor. Bir yazarın yazma gerekçesi, yazdığı yazıların toplamında içkindir. Yazar kendi yazmasına bir dış gerekçe bulamasa bile, o gerekçe o yazının içinde barınır, o yazı bir boş sayfa olarak ortaya konulmuş olsa da…’ İşte o boşluk ya da ‘kuyu’ya gül atıp çıkacak sesi beklemek; hepsi bu kadar…