Geçen günlerin birinde  televizyonda bir film seyrettim. Adı MANDIRA FİLOZOFU...

Çoğumuzun seyrettiğini tahmin ediyorum. Seyretmeyenler için konu nedir derseniz? Ferdin hayatındaki  tercihleri ve insanların  ömürlerini bu tercihleri yaşatmak için vermeleri.

Bunun için her şeyi göze almaları insanları bazen ne kadar komik duruma düşürüyor bunu gösteriyor. Filmin bir yerinde bizim filozof diyor ki “HAYIR DEMEK ÖZGÜRLÜKTÜR…”
 İnsan özgür olmak istiyorsa, hayatın önüne getirdiği olayların çözümünde ona yansımasına tepki olarak önce hayır gözlüğünden bakması gerekliymiş.
Bu gözle baktıktan  sonra eğer sistemin baskısı varsa “hayır” denmeliymiş. Senaristi olayı yakalamış. Çok haklı.
Bu dünyada rahat etmek için bu kadar cefa, çalışma, fedakarlık velhasıl kendini parçalamanın sonunda bunların hepsinin boş olduğu gerçeği ile yüz yüze kalınca, vaktin çoktan geçtiği ve zamanın bittiği ayan beyan görülünce, hayat  sırları dökülmüş bir şamdan gibi önümüzde durmaktadır.
Yani bütün çaba ve sistem bırakacaklarımızın üzerine kurulmuş. Kurdurulmuş.
Bizler de buna böyle olması gerekmektedir diye inanmışız.  Yaşantımızın az bir kısmını öbür tarafa giderken götüreceklerimizi kazanma üzerine harcıyoruz. Ebediyen kalacağımıza inandığımız yere biraz dana fazla teçhizatlı gitmemiz gerektiğini bilmemiz gerekmiyor mu?
Tabii ki inanıyor isek…
Bırakacaklarımız öyle de tatlı sunuluyor ki “hayır” diyemiyoruz.
Gün gelip bırakıp gidince bıraktıklarımızda bitince biz de unutuluyoruz. Ne kadar acı değil mi? Bugün içimdeki sıkıntıları paylaşmak istedim. Bırakacaklarımın peşinde götüreceklerimden daha mı fazla koştum endişesi, içimi daraltıyor.
Korkum inancımın beynimde kalması ve kalbe girmemesi ihtimali. Neyse biz devam edelim...

Hicri olarak hesap edilirse  1438 sene evvel indirilen bu muhteşem inancımız  da  “LA” yani “HAYIRLA” başlamıyor mu? Kime?
Mülkün sahibinden başkasının olmadığına  ve Rab edindiklerimize hayır demek ve onları çöpe atmak üzere gönderilmiş mükemmel bir insan ve kusursuz bir kitap...

Muhakkak ki: “Rabbimiz Allah’tır.” deyip, sonra da istikamet üzere olanlara (Allah’a yönelip dîni ikame edenlere) melekler inerler: “Korkmayın ve mahzun olmayın ve vaad olunduğunuz cennetle sevinin!” (derler).

Ne deniyor “Rabbimiz Allah’tır” deyin. Yani Rabbin dediklerinin dışında diğer her şeye hayır deyin. Huzur ve rahat bulamazsınız. Tetkik edin, düşünün, kararınızı verin.

Rab olarak kendinize seçtiklerinizin kendilerine bile faydası yok. Görmüyor musunuz? deniyor.
Yol ayırımı burası.
“Neyi kendinize RAB edindiğimiz?” sorgu sualde onun üzerine oluyor gibi geliyor bana. Delil de ilk sualin “Rabbin değil miyim” ve hemen arkasından “Rabbin kim?” olması.
O’na yönelip ret ve terk ettiklerimizin yerine O’nu ve O’nun ve Peygamberi’nin gösterdiklerini  koyanlara müjde bu dünyada veriliyor. Bir ömrü korku ve ümit arasında geçirenlere ve bu inancı yaşayanlara bu müjde.

Denmiyor ki bu dünya için çalışmayın, kazanmayın, sevmeyin, sevilmeyin. Ayrıca da bu yasaklanmış.  Birbirinizi sevmedikçe, iman etmiş olamazsınız.
Bugünü düne eşit olan zarardadır denmiş. Dünyada ne yaparsanız yapın niyetiniz halis olsun.
Başka bir düşünce ile kazancın nereden geldiğine bakmadan, helal mi haram mı demeden burayı abat etmeye uğraşırsanız, unutmayın onlar burada kalacak.
Siz de muhakkak bana döneceksiniz. deniyor. Bu yalnız mal mülk için değil, fikirler için de olabilir mi ne dersiniz? Her aklına geleni günü kurtarmak için konuşan bizlere daha ne gibi ikazlarda bulunulsun?
 Benim gibi din kültürü  zayıf olanlarla dolu topluma Ramazan ayında her gece din konuşmak Ramazan’dan sonra haftada bir anlatmak ne kadar doğru bilmiyorum. 
Dua etmek ve düzelmeye başlamaktan başka çaremiz yok. Başlama noktamız da “LA” olsun. Benim bundan anladığım bu. Yanlış ise affoluna.