CAFE KRALLIĞI: ZİHİNLERİN SESSİZ İŞGALİ

CAFE ve kültürü, değerlerimiz, tarihimiz ve dilimiz, elimizden adeta tek kullanımlık, karton bir bardakla ifsad ediliyor!

Şehirlerimizi parselleyen o endüstriyel görünümlü, modern irfandan izbe, CAFELER, birer kültürel merkez değil; genç zihinlerin, fikri namusun ve toplumsal ahlakın sessiz sedasız infaz edildiği küresel sömürge karakolları gibi çalışıyor!

Bu mekânlar modernlik maskesi altında kültür katliam merkezleri gibi adeta şehri ele geçirmiştir.

Bu katliamın mekânı CAFE, kurbanı ise milli bilincimizdir!

SESSİZLİK İDEOLOJİSİ VE KULAKLIK PIRANGALARI

Geleneksel Türk toplumu, diğergâmlık ve topluluk ahlakı üzerine kuruluydu.

Kahvehanelerimiz, kıraathanelerimiz birer muhabbet ve sohbet meclisi idi; dertler paylaşılır, yaşlıdan gence bilgi ve hikmet akardı.

Örneğin, bir kıraathanede oturan genç, yan masadaki emekli öğretmenin hayat tecrübesini dinler, mahalle muhtarının toplumsal dertlere çözüm arayışına şahit olurdu.

Peki ya şimdi? Yan yana oturan gençler, birbirine yabancı, ruhları kulaklık denen o prangalarla dış dünyaya kapalı. Herkes kendi sanal zindanında tek başına hüküm sürüyor.

Somut bir örnek: Yan masada oturan iki arkadaştan biri, kulaklığından Kürtaj'ın "Smells Like Teen Spirit"ini dinlerken; diğeri, dizüstü ekranında bir Amerikan dizisinin yeni bölümüne dalmış durumda... Aynı masada iki ayrı sömürge yaşanıyor!

Bu mekânlar, bencilliğin değer olarak öğretilip benimsetildiği mekânlar olmuştur.

Artık genç, yan masadaki komşusunun derdini değil, sadece kendi Instagram hikayesinin akıbetini düşünür olmuştur...Komşuluk hukuku ise Wi-Fi şifresi istemekten öteye gidemeyen yeni bir ucube iletişim ve sosyalite şekillendi...

Ne yazık ki, bu gidişat, toplumsal çürümeye davetiye çıkarmaktan başka bir sonuç vermiyor.

GÖRÜNÜM TERÖRÜ VE AHLAKİ YOK OLUŞ TAPINAĞI

CAFE, artık sadece kahve içilen bir yer değil; tuhaflığın, aykırılığın ve yabancılaşmanın tapınağı haline gelmiştir.

Gençliğin fıtratına tamamen yabancı olan piercing, dövme ve yırtık pırtık kıyafetler, bu mekânlarda adeta kutsanmış birer sitil ikonuna dönüşmüştür.

Saçların akıl almaz renklere boyandığı, bedenin yabancı bir sembolizmle nakşedildiği bu görünüm terörü, gençliği kültürel köklerinden koparmayı hedeflemektedir.

Asıl büyük tehlike ise şudur: Bu mekânlar, soğuk, bencil, umursamaz ve saygısız tavırları bir "tarz" olarak gençliğe dayatıp, bu ahlaki çöküşü gıpta edilen bir duruş hâline getiriyor.

Garsona tepeden bakmak, yaşlıya yer vermemek, kamuya açık alanda bile sadece kendini düşünmek; tüm bunlar modern "havalı olma" rehberinin temel kuralları gibi olmuştur.

Gençlik, tevazuyu ve zarafeti değil; kibirli bir umursamazlığı model almayı öğreniyor.

Bu, namusu, ahlakı ve şerefi metalaştıran, gençleri yapay bir tüketim kibirine hapseden bir sistemdir.

Gençliğin zihnine fısıldanan mesaj şudur: "Sen, ne içtiğin ve ne giydiğin kadarsın!"

Bu anlayış, fikri fakirliğin ve ruhsal sefaletin resmî göstergesi gibidir.

DİLİMİZİ KATLEDEN 'BARİSTA' CELLATLARI

Cafe dili! Dilimize yapılan darbe, sömürgeciliğin en tehlikeli hamlesidir. Kendi güzelim dilimizde karşılığı olan her kelime, 'Latte', 'Take Away', 'Barista' gibi yabancı kelimelerle ihfal edilmektedir.

Örneğin, garson, "Buyurun, hoş geldiniz kahveniz" demek yerine, "Siparişiniz 'Take Away' olarak hazır" dediğinde, gençliğin zihnine gizli bir alt yazı yerleştiriliyor: “Kendi dilin yetersizdir, küresel olana biat et!”

Bu, sıradan bir pazarlama değil, zihinsel sömürge projesinin sinsi yılan tıslaması gibidir. Kendi dilinde düşünemeyen bir gençlik, kendi kültürünü ve tarihini savunamaz, anlayamaz, hissedemez!

Ne bekliyorduk? Sömürge, önce tanklarla değil, zihnimizin kelimeleriyle başlar.

Ruhsuz, standardize edilmiş, her yerde aynı olan bu cafe beton estetiği, gençlerimizin yerel hafızasını buharlaştırmış, onları köksüz ve ruhsuz bireylere dönüştürmüştür.

DİRENİŞ MEKÂNLARI: ZARAFETİN VE HİKMETİN YENİ KALELERİ

Bu akıma teslim olmak, milli onurumuzu çiğnetmek ve bekamızı teslim etmektir!!!

Çözüm, yasaklamak mı? Bu mümkün değil... Ruh kökümüzden ilhamını alan, gençliğin ilgi ve beğenisine uygun bizden ve bizim menümüz ve tarzımız ile karşılarına daha cazip, daha köklü ve daha onurlu bir alternatif inşa etmektir.

Batı'nın standardize edilmiş ruhsuzluğuna karşı, ecdâdımızın ruhunu ve irfanını güncelleyen, yeni nesil “İrfan Demgâhları” inşa etmenin vakti gelmiştir. Bu mekânlar, sadece kahve satan yerler değil; ahlakın, sohbetin ve zarafetin yeniden merkezi haline gelebilir.

Belki de talep etmemiz gerekenler şunlardır: Dile Saygı: Menüye Defter-i Lezzet, Espresso tarzına, Dem-iSürûr "Sırr-ı Kâtip," Gönül gibi yerel ve zarif terimler ilham vermeli... Yabancı dil işgalinin önüne geçilmelidir.

Musiki ve Sanatla özümüzü meşketme: Kendi Klasik musikimiz, Türk halk ezgilerimiz baş tacı edilmeli; Hat, Ebru gibi köklü sanatlarımız gençliğe sevdirilmelidir.

Akşamları bir Hüzzam faslının icra edildiği, duvarlarında minyatür sanatının sergilendiği bir mekân, ruhumuzu besleyebilir.

Sohbeti Baş Tacı Etmek: Kulaklık yerine Divan Sohbetleri ve Tarih Dinletileri düzenlenmeli, mekânın düzeni hasbıhâli teşvik etmelidir. Oturma düzeni, bireysel masa/sandalye düzeni yerine toplu muhabbet düzeni oturma tasarlanmalıdır.

Yerli Lezzetle Kimlik: İthal lüks içecekler yerine, Türk kahvesi çeşitleri, yöresel şerbetler ve unutulan geleneksel mutfağımız öne çıkarılmalıdır. Bize ait lezzetler başköşeye konmalıdır.

Gençliğin zihnini işgal eden bu tehdit ile mücadele milli kimlik sorunumuzdur!

Zira durum! Sadece bir bardak kahveye karşı duruş değil; kültür katliam merkezleri gibi şehri ve nesli ele geçiren CAFE krallığının işgalinden kurtaracağız, ya da yirmi yıl sonra fikri olarak başkalarının sömürgesi olmaya razı olacağız...

Tercih aziz milletimizindir. (Doğan Dağ)

EK: Şüphesiz çok az da olsa yerli ve milli kültür ve donanıma sahip cafeler (kitap cafeler, yerli yemek ve içecek sunan cafeler gibi) vardır ve bunlar mevzu dışındadır.

Yine burada anlatılmak istenen cafelerin fiziki varlığı ve sahipleri değil, tamamen garp kültürünü ihtiva eden donanım, yemek ve içecek, işlev, dil ve sosyal kültüre yöneliktir. Dahası, kıraathanenin kahvehaneye, sonra da bizden Batıya gidip, bizden koparak ve ismini de deforme ederek cafeye dönüşmesi ve kıraathanelerin yok olmasıdır.

En kötüsüde, eğitim kurumlarımızın ve hususen de yüksek okulların çevresini saran, eğitime ve bilgiye yönelik, yerli ve milli bir işleve, okumaya ve ilim tahsilini geliştirmeye sahip değil de, tamamen Batıdan ithal fiziki ve işlevsel durumdur. Oysa eğitim kurumlarının çevresi tamamen okuma, araştırma ve bilgiye yönelik mekanlarla donanmış olmalı idi.