Başta CIA olmak üzere, dünya çapında faaliyet gösteren istihbarat örgütlerinin gizli operasyon dosyaları bir hayli kabarıktır. 1961 yılında Komünistlere sempati duyduğu düşünülen Dominik Cumhuriyeti Devlet Başkanı Rafael Trujillo, CIA tarafından gerçekleştirilen bir suikast sonucu öldürülmüştür. Günümüzde de CIA’nın değişik suikastlara imza attığı bilinmektedir. ABD’nin siyasi emellerine hizmet eden Atlantik Paktı (NATO) ülkeleri ile Avrasya Harekâtı’na liderlik eden Rusya arasında yaşanan siyasi rekabetin, İslâm topraklarında yaşanan asimetrik savaşa yeni bir boyut kazandırdığını söylemek mümkündür. Seçim kampanyası esnasında ABD derin devletinin, silah lobilerinin ve iç istihbarat şeflerinin (FBI) desteğini arkasına alan Donald Trump’ın; gerek WASP (White Anglo-Saxon Protestan) kimliği konusunda, gerek İslâmofobia (İslâm düşmanlığı) meselesinde, muhâliflerinden farklı düşünmediği mâlumdur. Zira Ulusal Güvenlik Danışmanlığı’na getirmeyi düşündüğü Korgenaral Mike Flynn; seçim propagandası esnasında, ‘İslâm dinini kansere benzetmiş, militan İslâm’la ve din adına savaşan teröristlerle mücadelenin zaruri olduğunu’ her fırsatta tekrarlamıştır. İslâm topraklarındaki kronik kaos hâli devam edecektir.

Gizli Servis Operasyonları,

Asimetrik Savaş ve Kronik Kaos

 DÜNYA siyasetinde belirleyici güce sahip olan devletlerin; uluslararası düzeni bir hâlden, başka bir hâle dönüştürmeleri mümkündür. BM Teşkilatı’nın aldığı kararları veto etme hakkı bulunan devletler; (ABD, Rusya, Fransa, İngiltere ve Çin) son bir asırdır, İslâm coğrafyasını kendi hegemonya alanı hâline getirebilmek için birbirleriyle yarışmaktadırlar. Eski ABD Başkanlarından George W. Bush’un ‘Yeni Haçlı Savaşı’ adını verdiği siyasi mücâdelenin, 2001 yılından itibaren devam ettiği mâlumdur. ABD ve müttefikleri bu kirli savaşta iki farklı stratejiyi ön plâna çıkarmışlardır. Önce Afganistan ve Irak gibi ülkelere konvansiyonel savaş ilan ederek, bu coğrafyada teröre destek sağladığı varsayılan siyasi liderleri öldürmeyi ve yerlerine kendi emellerine hizmet edecek kadroları iktidara getirmeyi denedikleri mâlumdur. 2001’den 2011’e kadar geçen süre içerisinde istedikleri neticeyi elde edememişlerdir. Daha sonra konvansiyonel savaşı (2011 yılından itibaren) bir kenara bırakıp, aynı coğrafyada ‘kronik kaos’ stratejisini ön plâna çıkarmışlardır. Seçim kampanyası devam ederken Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adayı Donald Trump (ki seçimi kazanmıştır) ABD’nin bu kirli savaş için altı trilyon dolar harcadığını ileri sürmüştür. Son beş yıldır, istihbarat örgütlerinin tasarladığı ‘Asimetrik Savaş’ ön plândadır.

Günümüzde Ulusal Güvenlik Siyaset Belgeleri’nin hazırlanmasında önemli rol oynayan istihbarat örgütlerinin, asimetrik savaş anlayışına göre yeniden organize edildiğini ve silahlı operasyonlara başladıklarını söylemek mümkündür. ABD Ulusal Güvenlik Ajansı’nda (NSA) sistem analisti olan Edward Snowden; önce ülkesinden kaçmış, sonra bütün dünyanın gündemini meşgul eden istihbarat bilgilerinden bir kısmını yayınlamıştır. NSA’nın başta Fransa Devlet Başkanı ve Almanya Başbakanı olmak üzere; AB ülkelerinde önemli gördükleri milyonlarca üst düzey yetkililerin telefonlarını dinlemesi ve kayıt altına alması, NATO ülkeleri arasında güven bunalımının yaşanmasına sebep olmuştur. Elbette sadece AB ve NATO ülkeleri değil; Türkiye’den Brezilya’ya, Rusya’dan Çine’ kadar, bu yaygın dinleme ve izleme ağından kurtulabilen hiçbir ülke yoktur. Bu istihbarat bilgilerini yayınladığı için ‘The Guardian Gazetesi’nden kovulan Glenn Greenward, NSA skandalı kadar gündemi sarsacak, başka operasyon dosyalarını da yayınlanacağını ifade etmektedir. Bu noktada NSA (National Security Agency) Ulusal Güvenlik Kurumu’nun, yazılı hukuka göre vazifeleri üzerinde kısaca duralım. Merkezi Maryland Fort Meade’de bulunan ABD Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA); bütün dünyadaki haberleşme vasıtaları (telefon, faks, e-mail, uydu ve cep telefonları) ile yapılan görüşmeleri tespit eden bir kuruluştur. Bu yaygın dinleme ve takip işlerini ‘Echelon Sistemi’ vasıtasıyla gerçekleştirmektedir. Savunma İstihbarat Kurumu DIA, Amerika’nın askeri istihbaratını sağlayan ve savunma savaşı yapan bir başka organizasyondur. Bütün dünyada on binlerce askeri ve sivil ajana sahip olan DIA, Merkezi Haberalma Örgütü’nden (CIA) daha etkili olan bir kuruluştur. NSA sistem analisti olan Edward Snowden; bütün dünyada gizli operasyonlara imza atan bu örgütlerin, İngiltere İstihbarat Servisi (MI6) ile Mossad’ın elamanlarını da kullandığını ifade etmektedir.

 

GİZLİ OPERASYON DOSYALARI

Başta CIA olmak üzere, dünya çapında faaliyet gösteren istihbarat örgütlerinin ‘gizli operasyon dosyaları’ bir hayli kabarıktır. Resmi belgelerde yer alan bazı operasyonları hatırlatmakta fayda vardır: 1975 yılında ABD Senatosu’nda gizli servis faaliyetlerini araştıran ve kamuoyunda, Başkanı Frank Church’den dolayı ‘Church Komitesi’ olarak bilinen kurulun raporunda yer alan bilgilere göre ABD 1960’lı ve 1970’li yıllarda bir dizi gizli operasyonlara imzasını atmıştır. Mesela: 1961 yılında Komünistlere sempati duyduğu düşünülen Dominik Cumhuriyeti Devlet Başkanı Rafael Trujillo, CIA tarafından gerçekleştirilen bir suikast sonucu öldürülmüştür. Ama bunların hiçbiri 1973 yılında Şili’de, Sosyalist Salvador Allende yönetimini devirmek için yürürlüğe konan plan kadar korkunç değildir. Darbe sadece Allende’nin değil, on binlerce Şili vatandaşının hayatına mal olmuştur. Church Komitesi’nin ‘gizli operasyonlar dosyasına’ el koymasından sonra CIA daha dikkatli davranmaya başlamıştır. Ancak o tarihten sonra da boş durmadığını söylemek mümkündür. Amerikalı gazeteci William Engdahl, Türkiye’de yaşanan 15 Temmuz Darbesi’nin arkasında CIA ve NATO’nun olduğunu, ancak bu işle görevlendirilenlerin her şeyi ellerine yüzlerine bulaştırdıklarını ifade etmiş ve şu tesbitte bulunmuştur: ‘TSK içerisinde Fetullah Gülen’e bağlı subaylar ağının bulunduğunu biliyorlardı. Zira Gülen hareketi yüzde yüz CIA’nın kontrolü altında olan bir harekettir.’

 

19 Aralık 2016 tarihinde Ankara’da Rus Büyükelçi Andrey Karlov’un öldürülmesi de bir istihbarat operasyonudur. New York Daily News gazetesi yazarı Gersh Kuntzman; “Vahşetin Yüzleri” başlıklı makalesinde, Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov’u öldüren Çevik Kuvvet Polisi Mevlüt Mert Altıntaş’ı “Özgürlük Savaşçısı” olarak tebrik etmiştir. Gersh Kuntzman, suikast hadisesini tahlil ederken Yahudilerin Nazileri cezalandırma amacıyla gerçekleştirdikleri meşhur suikastlardan birisine atıfta bulunmayı da ihmal etmemiştir. Nazi Almanyası’nın Fransa’da görevli diplomatı Ernst Von Rath’ın, 1938 yılında düzenlenen suikastla öldürülmesi ile Rusya Büyükelçisi Andrey Karlov’un öldürülmesi arasında fark olmadığını ileri sürmüştür. NY Daily News yazarı bir elçinin öldürülmesini “adalet yerini buldu” sözleriyle göklere çıkarırken, bunu Rusya’nın Suriye’deki katliamdan sorumlu olmasına bağlamış ve şöyle demiştir: “Ernst Von Rath, Adolf Hitler’in yaptığı zulümlerin, soykırımın, anti-semitizmin, küresel saldırganlığın kamuoyu önündeki yüzüydü. Rath elbette masum bir kurban değildi. Karlov’un Türkiye’deki işi de Rusya’nın Suriye’deki zulümleri ve Türkiye’deki saldırılarıyla ilgili olarak tansiyonu düşük tutmaktı. Bu role sahip olan Karlov da bir diplomat değil, askerdi.”

 

Rusya’nın Avrasya bölgesinde ve Ortadoğu’da hegemonyasını ilan ettiği bir dönemde, böyle bir suikastın yapılması, ABD ile Rusya arasındaki siyasi tansiyonu daha da artırmıştır. Çünkü hem Rusya, hem Türkiye, bu suikastın FETÖ militanı tarafından işlendiğini ısrarla ifade etmektedirler. Rusya’nın Ankara Büyükelçisi’nin Türkiye’de suikasta uğraması, ABD’nin Suriye’de vekâlet savaşını sürdüren istihbarat örgütünün gizli bir operasyonudur. Türkiye’nin güvenli bölge olmadığı izlenimi verilerek Rusya ile yeniden bir kriz hâli yaşanması hedeflenmiştir. Ocak ayında başkanlık koltuğuna oturacak olan Donald Trump’un kucağına bir Rusya krizini bırakmak istediklerini söylemek mümkündür. Bir bakıma ‘tavşana kaç, tazıya tut’ emri verilmiştir. Bunun için suikastı gerçekleştiren katilin FETÖ militanı olduğunun kolayca tesbit edilmesi istenmiştir. Nitekim Rusya Parlamentosu’nun üst kanadı Federasyon Konseyi Savunma ve Güvenlik Komisyonu Başkan Yardımcısı Frants Klintseviç’in “Karlov’a yönelik saldırının arkasında ABD var ama kanıtlamak zor” demesi, istenilen neticenin elde edildiğini göstermektedir. Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova; NY Daily News Gazetesi’nden ‘özür beklediklerini’ söylemiş; fakat makaleyi kaleme alan Gersh Kuntzman yazdıklarının arkasında olduğunu ifade eden bir makale daha yazarak, özür dilemeyi reddetmiştir. Yapılan bu istihbarat operasyonun ve suikastın, doğrudan doğruya AK Parti Hükümeti’ni ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı da hedef aldığını unutmamak gerekir. Çünkü AK Parti Hükümeti iktidardan uzaklaştırılırsa, Türkiye’nin yeniden ABD ve müttefiklerinin emrine gireceğini düşünmektedirler. 17/25 Aralık’ta başlayan ve günümüzde de devam eden operasyonel saldırılar, bunun için yapılmaktadır. 15 Temmuz FETÖ darbe girişimi gecesi darbeciler tarafından TRT’den okutturulan bildiride ‘NATO’nun hedeflerine ve BM anlaşmalarına harfiyen uyulacağı’ hassaten ifade edilmiştir.

ASİMETRİK SAVAŞ ve KRONİK KAOS

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin; son üç yıldır, tarihinin en büyük güvenlik krizini yaşadığını söylemek mümkündür. Geçtiğimiz 2016 yılına Sultanahmet saldırısıyla giren Türkiye, Ankara’daki Merasim Sokak ve Kızılay, İstanbul Atatürk Havalimanı katliamlarıyla derin bir travma geçirmiştir. Bu travmadan sonra; Diyarbakır, Gaziantep, Bursa ve Şemdinli’de yaşayan insanların terör saldırılarının hedefi olduğu malumdur. 15 Temmuz’da yaşanan darbe teşebbüsü, yüzlerce insanın ölümüne ve binlerce kişinin yaralanmasına sebeb olan bir felâkettir. Yılın son ayına gelindiğinde önce İstanbul-Beşiktaş Stadı’nın önünde, hemen ardından Kayseri’de gerçekleştirilen terör saldırıları, kronik kaos hâlinin yaşanmasına sebeb olmuştur. Bu noktada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “İstiklal Harbi’nden bu yana en büyük mücadeleyi veriyoruz” şeklindeki tespitini de hatırlamakta fayda vardır. Türkiye’nin içinde bulunduğu ‘kronik kaos’ hâlinin bir değil, birden fazla sebebi vardır. PKK, IŞİD ve FETÖ başta olmak üzere onlarca terör örgütünün, Türkiye’nin üzerine kâbus gibi çöktüğünü gizlemek mümkün değildir. Sadece askerler ve polisler değil; kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar ve mâsum sivillerin can verdiği bu hâdiseler, asimetrik savaşın ulaştığı boyutu göstermektedir. Bütün bu saldırılara rağmen; Güneydoğu’da hendekler kazarak sözde halk ayaklanması başlatmaya karar veren PKK militanlarını hezimete uğratan ve 24 Ağustos’ta Fırat Kalkanı Harekatı ile Suriye’de mesafe alan Türkiye, kendisine kurulan tuzakları ortadan kaldırabileceğini göstermiştir. Bu noktada bir inceliğe daha işaret etmekte fayda vardır. Rusya’nın NATO’ya ve ABD’ye karşı başlattığı ‘yeni denge’ siyaseti, değişik komplo teorilerini beraberinde getirmektedir. Türkiye’nin yeni denge siyasetinin merkezinde yer aldığını ifade etmek mümkündür. Rusya son bir kaç yılda Finlandiya’nın kuzeyinden Doğu Avrupa’ya, Ukrayna’dan Kırım’a, oradan da Suriye’ye uzanan bir coğrafyada; hava savunma sistemleri ve yeni askeri üsler kurmuş ve NATO’ya karşı yeni bir savunma hattı çizmiştir. Ayrıca 26 Temmuz 2015’te Amiral Gorškov gemisinde Putin ve kurmaylarının kabul ettiği yeni donanma doktrini Rusya’yı yeniden “sıcak deniz donanma gücü” hâline getirmeyi hedefleyen bir stratejidir. Bu yeni siyasi stratejinin en önemli ayağının Doğu Akdeniz olduğunu söylemek mümkündür. Bu da Suriye’deki limanları ve Kıbrıs’ı Rusya için çok daha önemli hale getiriyor. Amerikan yönetimi ve Avrupa da gözlerini Doğu Akdeniz’e çevirmiştir. Onların da kendi stratejilerine göre hedefleri; önce AB’nin enerji problemini çözmek, Basra Körfezi’nin büyük kaynaklarını Batı’ya yönlendirmek ve kontrolü için Doğu Akdeniz’i elinde tutmaktır. Türkiye bu siyasi stratejilerin, yani yeni denge politikasının orta yerinde durmaktadır. Türkiye’yi yanına çeken devletler, muhâliflerine karşı avantajlı bir pozisyonu ele geçireceklerdir. Fakat özellikle AB ülkeleri; Türkiye’yi bu hâliyle değil, siyasi iradesi kırılmış bir şekilde yanında saf tutmasını istemektedir. Bağımsız, kendi ulusal çıkarları yönünde hareket eden bir Türkiye ile pazarlık etme mecburiyeti, Avrupa’nın, ABD’nin tercih ettiği bir durum değildir. ABD ve müttefikleri, Türkiye’yi iyice köşeye sıkıştırmak ve teslim almak için ‘Asimetrik Savaşı’ tercih etmektedirler. AB ülkelerinin Terör örgütlerine gösterdikleri müsamaha, hatta kendi halkına bile zorbalık eden PKK/PYD militanlarına verdikleri destek, Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak içindir.

İkinci bir jeo-politik eksen, İran ile Suudi Arabistan’ın başını çektiği Körfez ülkeleri arasında yaşanan mücadeledir. İran’ın “Direniş Hattı’ (Şii Hilâli) olarak ifade ettiği; Irak’ın üzerinden Doğu Akdeniz’e çıkış arayışı, bir yönüyle Suudi Arabistan’ı kuşatma hedefinin son aşamasıdır. Basra’nın en önemli çıkışı olan Hürmüz Boğazı’nı elinde tutan İran, ikinci önemli su yolu olan Aden Körfezi’ni kontrol için, Yemen’de iç savaşı devam ettirmektedir. Suudi Arabistan ve Körfez krallıklarını boğmaya, buradaki deniz ticaretini, petrol akışını kontrol etmeye ve hegemonya kurmaya çalışan İran, bölgede belirleyici güç hâline gelmiştir. Bu siyasi dengede Türkiye’nin takınacağı tavır, büyük ölçüde mücadelenin galibini belirleyecektir. Türkiye’yi kendi içinde terörle meşgul etmeyi ve güvenlik harcamalarını artırmayı, strateji olarak benimsediklerini söylemek mümkündür. Bazen PKK bazen IŞİD, bazen FETÖ, dönüşümlü olarak ‘kronik kaos’ hâlinin devamını sağlamaktadırlar. Son aylarda Türkiye’nin terörle mücadelesinin ağırlık merkezinde, Suriye Coğrafyası’nda devam eden Fırat Kalkanı Operasyonu’nun yer aldığını söylemek mümkündür. Eğer Türkiye; El Bab’ı kontrol altına alırsa, Halep-Münbiç yolunu kontrol edecek ve PKK/ PYD koridorunu kırmış olacaktır. Ayrıca IŞİD’in lojistik hattını keserek, bazı şehirlerini füze saldırılarından korumuş olacaktır. Terör örgütleri, Fırat Kalkanı Operasyonu’nu zaafa uğratabilmek için bütün imkânlarını seferber etmektedirler.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: ABD’nin siyasi emellerine hizmet eden Atlantik Paktı (NATO) ülkeleri ile Avrasya Harekâtı’na liderlik eden Rusya arasında yaşanan siyasi rekabetin, İslâm topraklarında yaşanan asimetrik savaşa yeni bir boyut kazandırdığını söylemek mümkündür. Seçim kampanyası esnasında ABD derin devletinin (Office of Net Assessment), silah lobilerinin ve iç istihbarat şeflerinin (FBI) desteğini arkasına alan Donald Trump’un; gerek WASP (White Anglo-Saxon Protestan) kimliği konusunda, gerek İslâmofobia (İslâm düşmanlığı) meselesinde, muhaliflerinden farklı düşünmediği malumdur. Zira Ulusal Güvenlik Danışmanlığı’na getirmeyi düşündüğü Korgenaral Mike Flynn; seçim propagandası esnasında, ‘İslâm dinini kansere benzetmiş, militan İslâm’la ve din adına savaşan teröristlerle mücadelenin zaruri olduğunu’ her fırsatta tekrarlamıştır.

KAYNAK:  http://misak.com.tr/info.aspx?author=H_u_sn_u_%20AKTA_ss_