Sene Miladi 620.... Mekke'de hüzün senesi…
Sevgili Peygamberimizin en yakınları vefat etmiş, Sevgili eşi Hz. Hatice, en zor günlerinde her zaman kendisini destekleyen amcası Ebû Tâlib üç gün arayla vefat etmiş...
Zulüm ve baskılar artmış, Mekke daralmış...
Taif Mekke'ye iki günlük mesafede bir yerleşim merkezi... Oraya gitse, acaba bir nefes alma imkanı bulabilir mi? Mukaddes emaneti taşıyacak bir yürek çıkar mı karşısına?
Taif... Eşrafın kapısı çalınıyor. Bir yürek aranıyor...
Yok... Üstelik alay ve hakaret var, eza ve cefa var, aşağılama var, hatta öfke var...
Sonra ayak takımını örgütleyip O güzeller güzelinin üstüne sürme var...
Yollarda taş sağanağı...
Nereni savunacaksın... Baş, göz, beden... Allah Resûlü kan revan içinde kalıyordu.
O'nu, atı¬lan taş¬lar¬dan korumaya çalışan fedakâr sahabi Zeyd b. Hârise (r.a) de yaralanıyor. O, Allah Resûlü'ne atı¬lan taş¬la¬ra ken¬di vücudunu si¬per ede¬rek:
"-Ey Tâif halkı! Taşladığınız kimsenin bir peygam¬ber olduğunu biliyor musunuz?!." di¬yor¬, diyor ama nafile...
Kendilerini zor zahmet Mekkelilere ait bir bahçeye, bir hur¬ma ağa¬cı¬nın al¬tı¬na atı¬ver¬iyorlar. Yer ve gök mahzun... Me¬lek¬ler mahzun...
Birdenbire Cebrail (a.s) beliriverir ve eğer izin verilirse, çevredeki dağı, bu azgın insanların başına geçirebileceğini teklif ediyor. Allah Resûlü çok rencide olduğu bu dakikalarda bile, "Hayır!" diyor. Evet O, çok ileride bile olsa, onların neslinden (kıyamete kadar) yalnızca Allah'a ibadet edip O'na şirk koşmayan birileri çıkacaksa, belâlara karşı "Hayır!" diyor... (Buhârî, "Bedü'l-Halk", 7; Müslim, "Cihad", 111)
Ve sonra merhamet Peygamberi ellerini açıp Allah'a şöyle dua ediyor:
“Allah'ım, kuvvetimin yetersizliğini, çarelerimin tükenişini ve insanlarca horlanışımı sana havale ediyorum. Ey acıyanların en merhametlisi, sen horlananların Rabbi, Beni kime bırakıyorsun, hayatımı cehenneme çevirecek düşmanıma mı, yoksa işimin sahibi kıldığın akrabalarıma mı? Eğer bana kızgın değilsen, aldırmam! Senin bana ihsan ettiğin afiyet, benim için daha önemli ve yararlıdır"
Yâ Rabb gazabına uğramaktan, rızandan mahrum kalmaktan, senin karanlıkları aydınlatan, din ve dünya işlerini dengeleyen yüzünün nuruna sığınırım, sadece senin rızanı isterim, yeter ki sen razı ol, çare de ancak seninle, güç de ancak seninledir”. (İbn Hişâm, es-Sîre, II, 60-63; İbn Sa’d, et-Tabakât, I, 210-212; Belâzürî, Ensâb, I, 227)
SEVDAM PEYGAMBEREDİR
Allah Teâlâ'nın Peygamberimiz'e olan
sevgisi O'nun sadece bir-iki vasfına dayanmaz. Allah Teâlâ Hz.
Muhammed (sav)'i son elçisi olarak seçmiş, O'na iman etmeyi kendisine
imanın şartı saymış, O'nu inkar edeni kendisini inkar etmiş olarak
görmüş (Araf, 158), Allah'a ve Peygamber'e itaati bir arada şart
koşmuş (Nisa, 59), Allah'ı sevmenin ölçüsü olarak Peygamber'e tabi
olma gerekli kılınmış (Al-i İmran, 31), Allah ve Peygamber sevgisi bir
arada talep edilmiş (Tevbe, 34), örnek alınacak en güzel numune olarak
gösterilmiş (Ahzab, 21), âlemlere rahmet olarak gönderilmiş (Enbiya,
107), Allah'ın ve meleklerin O'na daima salât-u selam ettikleri
bildirilmiş (Ahzab, 56), Kur'ân'da sayısız yerde ve İslam'a giriş
cümlesi olan kelime-i tevhide kendi adı ile Rasûlü'nün adını bir arada
zikretmiş, O'nun sünnetini dinin ikinci kaynağı olarak ikame etmiştir
(Haşr, 7).
Çok bilinen bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz "Ben kendisine;
babasından, evladından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça,
hiç biriniz iman etmiş olmaz." (Buharî) buyurarak kendisine duyulacak
sevgiyi imanımızın var oluşunun şartlarından olduğunu bize
bildirmiştir.
Burada üzerinde durulması gereken nokta bu sevgiye O'nun değil, bizim
ihtiyacımız olduğudur. Çünkü insanı davranışları konusunda en çok
motive eden şey duygularıdır. Bilgi ve düşüncelerimiz duygusal olarak
da benimsenmedikçe davranışa dönüşmez. İşte bu nedenle dahi biz
Allah'ın dinini kendi bireysel ve sosyal hayatımızda somut olarak var
edebilmek için Allah ve Rasûlü'nü her şeyden çok sevmeye muhtacız.
Efendimiz'in sünnetini az önce kaynak olarak verilen âyet-i kerimeler
doğrultusunda hayatımıza aksettirebilmek ancak, kendi nefsimiz,
ailemiz, sevdiklerimiz ve sosyal çevremiz aksini talep ettiğinde bile
sünnete uygun olanı tercih edebilecek gücü kendimizde bulabilmemiz
durumunda mümkün olabilir. İşte bu güç Allah'a ve Rasûlü'ne duyduğumuz bağlılık ve sevgiden kaynaklanır. Bu nedenle de O'nu sevmeye kendimiz için muhtacız.
Hz. Muhammed (sav)'in Allah tarafından son elçi ve kıyamete kadar
kendisine tabi olunacak en güzel örnek olarak seçilmesini sadece
şakku's-sadr (göğsünün yarılması) hadisesine bağlamak yeterli bir
açıklama olmaz. "Allah niçin en çok Hz. Muhammed (sav)'i sevmektedir?"
sorusunun cevabını Allah adına biz veremeyiz. Yukarıda kaynak
gösterilen âyetlerde açıklanan sebepler dışında bizim için tamamen
gayb olan bu konuda söylenecek tek söz "kesbi (kişisel çaba ve
gayretle elde edilen) ve vehbi (Allah vergisi olan) bütün özellikleri
nedeniyle Allah O'nu çok sevmektedir." olabilir. Bunun dışındaki
izahlar sadece kişisel varsayımlardan ibarettir.
AĞLAMAK
"Ölenin arkasından yüzünü gözünü tırmalayan, yakasını paçasını yırtan,
Câhiliye insanı gibi bağıra çağıra ağıt yakıp kendisine beddua eden,
bizden, bizim yolumuzu izleyenlerden değildir." (Buhari, Cenâiz 36,
38, 39)
Ölüm, hayat kadar hakiki, hayat kadar tabii. Bu hayatın sonu, ebedi
hayatın başlangıcı sayılan mühim geçit. Sevenler, sevilenler, hasretle
yâd edenler ve edilenler için gözleri yaşartan, yürekleri burkan son
yolculuk.
Her ne kadar "ölüm bir son değil bir başlangıçtır" "diğer hayatta ruh
yaşamaya devam ediyor" inancına sahip olunsa da ölümün, bu âlem
açısından bir veda ve uzun bir ayrılığı ifade ettiği malumdur. Din,
ahlak, bilim, hukuk, felsefe bütün disiplinlerin ilgilendiği, Doğulu
Batılı birçok düşünürün merceği altında en ücradaki parçasına kadar
incelenen bu vâkıa, muamma yönünü dünyada kalanlar açısından korumaya
devam edecektir. Zira her fâni, konuyla alakalı kendi tecrübî bilgisi
(hakka'l yakîn)ni, ölümün gerçek veçhesini, diğer âleme yanında taşır.
Ancak yaşanınca tam manasıyla anlaşılacak bu yabancı hissi, bu zor
geçidi, sevimli hale getirme; dünya ve içindekilerden ayrılışı, ebedi
hayata geçişi, bir gelin süzülüşüyle gerçekleştirme arzusu, pek çok
şair, edip ve mutasavvıfın eserlerine ilham vermiştir.
Velhasıl gitmek kadar zordur geride kalanların ahvâli. Gidenler
anlatamaz, kalanlar anlamlandıramaz olup biteni. Zordur muhabbet
duyulanları uğurlamak. İç yangınının, dudaklardan sabır ihtiva eden
cümlelerle dökülmesiyse dinimiz açısından elzemdir.
Bu güç vakitte, din tarafından izin verilmeyen, Hz. Peygamber (a.s.)
tarafından reddedilen bir tavır vardır ki içinde çeşitli duyguları
barındırır. Ölen kişinin ardından, hadisin tanımıyla "yaka paça
yırtmak, yüz - göz tırmalayarak, bağıra çağıra, kendine beddualar
savurarak ağıtlar yakmak" mü'mine yakışmayan davranış olarak
resmedilir.
İsyan vardır bu resimde: "Niye şimdi ve neden bana?" diye sorar
isyankâr iblis ta içerden.
Kibir vardır: "Bu kadar yaşlılar dururken"...deyip kendini ilah
konumunda gören cümleler fısıldar pek derinden.
Gösteriş hâkezâ: "Ne kadar seviyormuş rahmetliyi, ne çok
ağladı" sedası yükselir cümle âlemden.
Ve bencillik yüzde yüz: "Ben onsuz ne yaparım? Beni
bıraktı. Benim halim ne olacak. Benim ... Benim... Benim...
Giden düşünülmez de, kalana acınır gizliden...