Bu herkesin okumaması gereken bir yazı olabilir…

Madem herkes her şeyin farkında, özellikle seçime yaklaştığımız şu anlarda herkes kime oy atacağını biliyor, anketler aşağı yukarı aynı oy tahminini yapıyor, o halde kimin ne kadar oy alacağı değil de kime oy atılmamalı hususunda bir şeyler söyleme vaktidir…

Tabii bunu söylemek o kadar kolay değil…

Yazmak kolay da herkesin kabul etmesi kolay değil…

O yüzden bu yazıyı mümkünse Bediüzzaman’ı Bediüzzaman olarak kabul eden ya da ona itimat eden, sözüne inanan ve güvenenlerin okumasında fayda vardır…

Yoksa nefis ve gurur araya girerse kalp biraz fesat çıkarabilir ve bazı gerçekleri kabul etmek güç olabilir…

O yüzden dikkatli olunmalı çünkü söyleyen Bediüzzaman…

“Neden böyle bir yazı yazıyorsun” ya da “Partilerde dostlarımız var, kırılırlar, kızarlar, aramız bozulur” şeklinde beni kınayacak mübarek kardeşlerime hatırlatmak isterim… Bediüzzaman bu konuya yer verme gereğini ne için hissetmiş ise o yüzden yazıyorum…

Bana değil gidin üstadınıza sorun neden böyle bir meseleye değinmiş diye…

Hem bazı gerçekler şimdi gün yüzüne çıkmayacak da ne zaman çıkacak…

Eserler ortada; Bediüzzaman’a biraz muhabbeti olan herhalde dikkate alacaktır…

Said Nursi, “Şimdilik 4 parti vardır. Birisi ittihad-ı  İslam’dır (bu konuya yakın zamanda daha geniş yer vereceğiz izin çıkarsa). Bunların en az yüzde 70’i tam mütedeyyin, yani dindar olursa başa gelebilir. Ama şuan İslami terbiye zedelendiğinden ve siyaset dini kirletebileceğinden, o daha sonra gelecektir. Ona göre” der ve uyarısını yapar, hedefi baştan gösterir…
İkinci olarak ittihatçıların ve masonların günahlarından güç alıp kurulan partinin, enaniyet ve Nemrutçulukla işler görmekten ve İslamiyet’i çok zarara düşürmekten kendilerini alamadıklarını söyler…

Ve, “Anarşi ve kaosa açılan bir yapıya sahip oldukları için hakiki dindarlar bunları asla başa getirmeyecek ve getirmemelidir” diye ekler…

Yani dine diyanete hürmetsizlik edenin çoğunluğu Müslüman olan bir toplumdan oy alması Müslümanca bir tavır olmasa gerek; velev ki yönetimin zaaflarla dolu bir geçmişi olsa bile…

Yani mevzu bahis din ise gerisi teferruattır…
Bir diğeri ırkçılık damarı ile İslamiyet’e hizmet edilemez… Çünkü İslam ümmettir ve içinde her ırkı barındırır…

Eğer kendi ırkınızı üstün tutup devlet yönetmeye kalkarsanız,  bu sefer herkes kendi ırkını yüceltmeye, iktidar olmaya, soydaşı ile iş görmeye çalışır…

Neticede bunu fırsat bilen devletler yıllarca farklı din, dil, mezhepte olan kardeşlerimizi kullanarak fitneleri ateşledi, neticede 70 küsur millete sahip bir coğrafya yetmiş parçaya bölündü…

Bu tuzağa düşülmemesi gerekir…

Ortak payda İslami kimliktir…

Ve daha sonra Bediüzzaman şunu ekler: “Kalbi büyük ama kendi küçük oluşumlar, İslam’ın en büyük iki belası olan dinsizlik ve ırkçılık kapılarını kapatabilecek durumdaki güce destek vermelidir…”

Şunu demez mesela: “Çok dindar, her biri evliya, harama bakmaz, yamuk iş yapmaz”

Üstad bunlarla uğraşmaz: O iki dehşet kapının kapanabilmesi için dinimizi rahatça yaşatabilecek ortamı gerçekleştirecek; Irak’a, Mısır’a, Suriye’ye, etrafımızdaki yapılmak istenenlere müsaade etmeyecek kadar güçlü ve kararlı olabilecek ve herkesin din ve inancını rahatça yaşayabileceği ortamı hazırlayabilecek; camisi, cem evi, kilisesi, ruhban okulu, her türlü dine müsaade edecek ama mukaddesatına dokundurmayacak olana destek ister ve davet eder ve kendine vazife edinir… 
Yoksa iktidarı yapılan işlere göre değerlendirme gibi bir şeyle uğraşmaz…

“Taşı ilk atan günahsız olan olsun” hakikatinin farkındadır…

Ve Bediüzzaman hiç şüphesiz, büyük mahkemenin kimler için kurulacağı çok iyi bilir...