Sorarlar Bediüzzaman'a: "Neden geldin geleli siyasete karışmıyorsun?" (geldiği yer de esir düştüğü ve kaçtığı Rusya kampları)
“Kendimizi harekete geçiremiyoruz ki! Avrupa üflüyor, bizimkiler tatbik ediyor, iradesizlik gösteriyor. Böyle bir durumda siyasete girip dine hizmet nasıl mümkün olsun? Üfleyenler dinsiz iken ne yapılabilir ki? Çarkları harekete geçiremedikten sonra din siyasete alet olur. Bundan kesinlikle uzak durmak gerek” der ve çok partili sisteme geçene, Demokrat Parti kurulana kadar gün yüzüne çıkmaz…
Ve bir yerde, “Yüzde 60-70’i tam dindar olmak şartı ile İttihad-ı İslâm Partisi siyasetin başına geçebilir. Fakat İslamiyet epeyce zedelendiği için şu an değil, daha sonra inşaAllah gelecektir” diye bir hatırlatma yapar ve ölçü olarak da çoğunluğun mütedeyyin olması şartını koyar.
Nüfus kağıdı Müslümanlığından bahsetmez, Hakk’a Hak diyebilecek, batılı ayırabilecek basiret sahibi, ihlaslı, sadık ve ehil bir iradeyi ölçü olarak karşımıza çıkarır…
Eğer bir siyasi irade ve yahut örgütün amacı bu vatan evlatlarının Türklükle alakalarını kesmek, dinsizliği yaymak için faaliyet göstermek, Komünizmi, ateizmi, benzeri izm hareketlerini hoş gösterip gençlerimize farklı bir istikamet çizmeye çalışmaksa işte orada siyaset zamanı gelmiştir…
Eğer bir siyasi irade ve yahut örgütün amacı Batılılaşmak, modernlik, Avrupalı olmak, özgür olmak, “Bana dokunmayın, istediğim gibi yerim, içerim, gezer tozarım, ister çocuk yaparım, ister aldırırım, gençliğimiz elden gidiyor, özgürlüğümüz kısıtlanıyor, o yasak bu yasak, haydi Taksim’e” nağmelerini duyurmaksa orada siyaset zamanı gelmiştir...
Bir hedef ki derdi anarşizm, bozgunculuk, yağmacılık, ahlaksızlık; din yok, hürmet yok, merhamet yok, iman yok, kul hakkı yok, keyifler ve hevesler son sürat gidiyor, nefsi tatmin için ortalık yakıp yıkılıyor, işte orada siyaset zamanı gelmiştir…
Kur’an’ın ve imanımızın hakikatleri mevzu bahis olunca bunu muhafaza etmek için Bediüzzaman vaktinde Demokrat Parti’yi destekler, dünyaya ve siyasete bakmayı din namına vazife telakki eder ve tüm gücü ile o sarsıntılara karşı mücadele etmeyi tavsiye eder.
Bu, her mü'minin ölçüsü olmalıdır…
Bu açıdan, siyaset dairesini imanı yaşamanın dışındaymış gibi görmek, "imanî-siyasî" ayrımını kabul etmek bir mü'min için mümkün değildir…
Mü'minin "siyasî" tavrı da imânidir…
Siyasî tavrı, "imanî" tavrının zıddı değil, aynıdır…
Her mü'min, siyasete dair tavrını da hikmet ve adalet ölçüleri içinde, imanıyla belirleme durumundadır…
Peki, şimdiki durumumuz nedir?
Bir yandan bir parti kalkıp “Diyanet’i kapatacağım” derken, bir diğeri “Din dersini kaldıracağım” derken, başkası da “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” namesi ile çatışmayı ve kanı arzularken, diğerleri de “İllaki bizim dediğimiz olsun, varsın Türkiye yansın” diyerek kendi kendilerini gaza getirirken, kapının arkasında da “Türkiye düşsün, bir tekme de biz vuralım” diye hazırlık yapan Avrupa ve içimizdeki Avrupalılar tokmaklarını hazırlarken milletimiz de v ekararsız seçmenimizde bu macera arama gayreti nedendir?
Sözüm ona siyasi iradenin derse ihtiyacı varmış, bir tokat yemeleri gerekirmiş, akıllanmaları gerekirmiş…
Allah basiret versin; Bediüzzaman atılan tokadın sarsıntısını her evde hissettirecek bir tezgâhın içinde olmamanızı tavsiye eder…
Ve vaktiyle açıktan desteklediği Menderes’i evliya, âlim, dindar, takvalı bir müm’in olduğu için değil tehlikenin farkında olduğu için destekler…
Yoksa siz hala tehlikenin farkında değil misiniz?
O zaman şöyle bir etrafa bakın, bizden başka ayakta duran tek Müslüman devlet var mı?
7 Haziran’a kadar biz varız, ondan sonrası ise size kalmış…