Homini gırtlak takımının “Yazık hayvanlara” yaveleriyle bir dinin kural ve ibadetlerini değerlendirecek kadar haysiyetsiz olmadığımız gibi pahalı grill restoranlarının “Benimki az pişsin, kanlı olsun” bonfilecilerine “zavallı hayvanlar”ı aslında ne kadar bol lüplettiklerini hatırlatacak kadar köylü de değiliz.

Mesele “kan” ve “et” meselesi değildir. (“Onların etleri ve kanları asla Allah'a ulaşmaz.” Hac, 37.) Mesele müminlerin meselesidir ve sözümüz kurban ayetlerine inananlar içindir. Öyleyse önce kurban ayetleri: “Gelsinler ki, kendilerine ait bir takım menfaatlere şahit olsunlar ve Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine belli günlerde Allah'ın adını ansınlar. Artık onlardan siz de yiyin, yoksula fakire de yedirin.” Hac 28.

Kurban kaçıncı ayetinde Hac Suresi’nin? 28. Önce ne var? “İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah'a kıyıdan kenardan kulluk eder.” Hac, 11. Peki sonra? “Onlar, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperen…verdiklerimizden Allah yolunda harcayan kimselerdir.” Hac, 35. “Onların etleri ve kanları asla Allah'a ulaşmaz. Fakat O’na sizin takvanız ulaşır. İyilik edenleri müjdele.” Hac, 37. Daha sonra da basit hayatlarımızın küçük menfaatlerine “kurban ettiğimiz” için acıklı ve hazin sonuçlarını yaşadığımız ayetler gelecek ki, o ayetleri yazının sonuna saklıyorum izninizle.

Yusuf Ziya Ortaç, “Sarı Çizmeli Mehmet Ağa” kitabındaki "Kurbanlar" fıkrasına şu cümleyle başlıyor: "Bu sene yirmi beş yıl önce babamla beraber ölen evimizin âdetlerinden birini diriltmek istedim: Kurban kesmek!” Fakat “Yüzüne şair gözlerle bakan bir koyunun Nişantaşı'ndaki apartmana bir otomobil içinde sarsılarak geldiğini, Ermeni kapıcı tarafından alttaki garaja kapatıldığını ve Rum hizmetçi tarafından önüne bir küvetle su konulduğunu” söyler. "Bayram namazından çıkan babam, Eğinli kasap Ali Ağa ile beraber gelirdi. Ali Ağa hâlâ gözümün önündedir. Bir yandan beş vakit abdestle aydınlanmış kollarını sıvar, bir yandan bıçaklarını dizerdi. Kesmek için, yüzmek için, ayrı ayrı, boy boy, biçim biçim bıçaklar... Ötede, Türk sanatkârlarının göz nurundan çiçekler açmış gümüş buhurdanlarla öd ağaçlarının dumandan servileri tüterdi. Ve kurban, gözleri tertemiz tülbentle bağlı, bir çukura baş eğerken Itrî'nin tekbiriyle ürperirdik. Geçen hafta, Nişantaşı'ndaki apartmanın moloz yığılı aralığında kesilen kurbansa, bir sustalı çakıya boyun verirken, üst kattaki komşunun radyosu bir Arjantin tangosu çalıyordu. Meğer bu çeyrek asır içinde ne kurbanlar vermişiz!"

Kredi kartıyla kurban caiz midir, “kestirme”den kurban mı olur o, bilemem ama kurbanımızı artık kendimizin kesmediği ortada. Yüzünü görmediğimiz kurbanlar kestiğimiz bir çağı yaşıyoruz. Bu bir bakıma yazının sonundaki ayetin ruhunu kaybeden bir toplumun “sırat-ı müstakim”i güya kısa diye “kestirme” bir yola değişmesi tehlikesinin büyüklüğünü de göstermiyor mu? Oysa Peygamberimiz Efendimiz Muhammed Mustafa (SAV) bizzat kendisi kurban kesmişti. Yedi deveyi kendi eliyle kurban olarak kestiğini, Medine’de boynuzlu ve alacalı iki koyun kurban ettiğini Sahabe Efendimiz Enes’ten (R.A) rivayetle biliyoruz.

“Onlar öyle kimselerdir ki, şâyet kendilerine yeryüzünde imkan ve iktidar versek, namazı dosdoğru kılar, zekatı verir, iyiliği emreder ve kötülüğü yasaklarlar. Bütün işlerin âkıbeti Allah'a aittir.” Hac, 41.

“Verilmiş iktidar”larını müminlerin fakirlikten ve ezilmekten kurtulmaları için kullanması gerekenlere, ezici egoları ve istiflemeden duramadıkları servetlerinin, kurban payına razı yoksulların sömürüldüğü coğrafyalarda ne kadar iğreti ve ne kadar iğrenç durduğunu göremiyorsanız, kurban da kesmeyin, demiyorum elbet.

Kestiğiniz (hele kendi kestiğiniz, hele gözünü temiz bir mendille bağlayarak, hele ürpererek, tekbir mırıldanarak, bıçağınız titreyerek kestiğiniz) kurbanların sizi Allah’a yaklaştıracak kurbanlar olmasını diliyorum.