İslam dini kardeşliğin devamını bazı prensiplere bağlamıştır. Müminlere, mümin kardeşleri için birtakım hak ve sorumluluklar yüklemiştir. Bu hak ve sorumluluklardan biri selamdır. (Buhari, Cenaiz, 2; Müslim, Selam, 4.)
Selam, Allah’ın isimlerinden biri olarak âdeta müminlerin dostluk parolasıdır. İslam’ın doğuşundan günümüze kadar inananlar, bu parola ile anlaşmışlardır. “Selam” lafzının Arap harfleriyle yazılışında ayrı bir sembolik anlam bulunmaktadır. Kelimenin başındaki “sin” harfi üç dişli haliyle zinciri, “lam” Cibril ve diğer melekleri, “elif” Allah’ı, “mim” Muhammed (s.a.s.) ve mevcudatı sembolize eder. Dolayısıyla selam, yaratılanları Yaratan’a ve yaratılmışları birbirine ve Allah’a bağlayan bir bağdır.
Namazda okuduğumuz Tahiyyat bu selamlaşmaların özeti gibidir.
Nitekim ayet-i kerimede: “Bir selam ile selamlandığınız zaman siz de ondan daha güzeli ile mukâbele edin veya verilen selamı aynen iade edin.” (Nisa, 4/86.) buyrulmuştur.
Nitekim bir sahabi: “İslam’ın en güzel ve hayırlı davranışı hangisidir?” diye sorduğunda Allah Rasulü şöyle cevap vermiştir: “İnsanlara yemek yedirmek (it’am-ı taam), tanıdığın, tanımadığın herkese selam vermektir (ifşaü’s-selam).” (Buhari, İman, 20; Müslim, İman, 63.)
Sevgi, muhabbet ve dostluğu artıran en güzel vesile onları arayıp sormak suretiyle fiilî ve kalbî selamdır. Nitekim Allah Rasulü: “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız. İşlediğiniz taktirde birbirinizi sevmeye vesile olacak bir amel göstereyim mi? Aranızda selamı yayınız.” (Müslim, İman, 93; Ebu Davud, Edeb, 131; Tirmizi, İsti’zan, 1; İbn Mace, Mukaddime, 6, Edeb, 11.) buyurarak bu gerçeğe vurgu yapmaktadır.
BARIŞIN ANAHTARI; SELAMLAŞMA
Arapçada barış, esenlik ve selamet gibi anlamlara gelen “selam” kelimesi, Kur’an’ın nazil olduğu dönemde Arap toplumunun birbirleriyle selamlaşmada kullandıkları temel bir kavramdı. Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde değişik anlamlarının yanı sıra, insanların birbirine selamı (Nisa, 4/94; Enam, 6/54.), meleklerin insanlara selamı (Ra’d, 13/24; Nahl, 16/32; Zariyat, 51/25.), cennetliklerin birbirlerine selamı (Yunus, 10/10; A’raf, 7/46.) gibi kullanımları da yer alır. Allah’ın güzel isimlerinden biri “es-Selam” (Haşr, 59/23.), cennetin bir adı “Daru’s-selam” (esenlik yurdu)’dır. (En’am, 6/127; Yunus, 10/25.)
Sevgili Peygamberimiz, tanıdığa da tanıdık olmayana da selam vermeyi İslam'ın güzel bir hasleti olarak nitelemiş (Buhari, İman, 6.), selama karşılık vermeyi Müslümanın görevleri arasında saymıştır. (İbn Mace, Cenaiz, 1.) Onun, kızı Hz. Fatıma'ya, "merhaba kızım" diye hitap ettiğini, amcası Ebu Talib'in kızı Ümmü Hâni yanına geldiğinde onu 'merhaba Ümmü Hâni' diye selamladığını biliyoruz. (Buhari, Edeb, 98.) Enes b. Malik’in bildirdiğine göre Hz. Peygamber, oyun oynayan çocukların yanından geçerken onlara selam vermiş (Ebu Davud, Edeb, 147.), Esma binti Yezid’in haberine göre de, kendisinin de içinde bulunduğu kadınlar topluluğuna uğradığında onları selamlamıştır. (İbn Mace, 14.) Yaşayanların yanı sıra, kabir ziyaretlerinde, ölülere de selam vererek Allah’ın rahmet ve esenliğinin onlar üzerine olmasını dilemiştir. (Ebu Davud, Cenaiz, 83.)
Selamlaşmak
Her toplum ve kültürün kendine has selamlaşma yöntemleri vardır. Fakat İslam, selam olgusuna kendi damgasını vurmuş, getirdiği tevhit ilkesinin sosyolojik anlamda da vücut bulmasına katkıda bulunacak özel bir rol belirlemiştir. Bunu yaparken de Kur’an’ın ilk muhatabı olan müşrik Arapların kullanageldikleri selamlama ifadesi olan “Hayyakellah”ı “Selamün aleyküm” ile değiştirmiştir. “Selam” ve “İslam” kelimeleri aynı kökten; “barış”, “esenlik” ve “güvenlik” anlamlarındaki “silm” kökünden geliyor. İslam, taşıdığı isim ile varlık sebebi olan barış olgusunu insan-insan, insan-evren ve insan-Allah arası ilişkileri alanında temsil ederken, selamlaşma cümlesi üzerinden de günlük hayata ve kişisel ilişkilere kadar indirir.
Nitekim Efendimiz, selam vermek için fırsat kollamayı, âdeta bahane üretmeyi öğütlemiştir. O şöyle buyurur: “Biriniz din kardeşiyle karşılaştığı zaman ona selam versin. Eğer aralarına bir ağaç, duvar veya büyükçe bir taş girer sonra da onunla karşılaşırsa ona yine selam versin.” (Ebu Davud, Edeb, 147.)
Ebu Hüreyre’nin bildirdiğine göre sahabiler bu tavsiyeyi aynen uygulamışlar, birlikte yürürlerken karşılarına çıkan bir ağaç, bir duvar ya da başka bir engel sebebi ile ikiye ayrıldıktan sonra buluşunca selamlaşırlardı. (Buhari, el-Edebü’l-Müfred, [Daru’l-Beşairi’l-İslamiyye, İkinci Baskı, Beyrut, 1409/1989] Selam ve Musafaha, 25) Abdullah b. Ömer (r.a.)'in sırf insanlara selam vermek için çarşıya çıkması (Malik b. Enes, Muvatta, el-Cami’, 63.) da aynı nebevi teşvikin yansımasıdır.
Nitekim “İnsanların Allah katında en makbulü ve O’na en yakın olanı, önce selam verendir.” (Ebu Davud, Edeb, 133.)
Bir Esenlik Bildirisi Olarak Selam ve Selamlaşmak
Bundan yedi yıl önce Ukranya’nın Kırım bölgesine gitmiştim. Bu, benim ilk yurt dışı seyahatimdi. Simferepol (Akmescit) hava limanına indiğimizde ilk olarak Rusça konuşan görevlilerle karşılaştık. Aynı dili konuşamamanın ne anlama geldiğini bütün ızdırabıyla ilk o zaman anladım. Kendimi onca insan arasında yabancı, yapayalnız hissettim. Neyse ki bu durum fazla uzun sürmedi. Hava limanının dışına çıktığımızda bizi Kırım Türklerinden bir görevli karşıladı. İlk sözü “selamün aleyküm, hoş geldiniz” oldu. İşte o sözü duyar duymaz, biraz önce çok yoğun biçimde hissettiğimiz yalnızlık ve yabancılık duygusundan sıyrıldık. O güne kadar birbirlerini hiç görmeyen insanlar olarak kucaklaştık. Bu yakınlığı, sıcaklığı sağlayan işte o ilk sözdü, “selamün aleyküm” sözüydü. Daha sonraki zamanlarda yanımıza gelen Kırım Türklerinden duyduğumuz ilk söz de hep bu oldu.
Selâmın önemi
Nitekim Yüce Allah selâm konusuna büyük önem vermiş ve selâmlaşma ile ilgili birtakım prensipler koymuştur.
“Bir selâm ile selâmlandığınız zaman, siz de ondan daha güzeli ile selâmlayın; yahut aynı ile karşılık verin. Süphesiz Allah, her şeyin hesabını arayandır.” (Nisa, 86)
Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.s) de, birçok hadislerinde selâmın önemi ve yaygınlaştırılmasının gereği üzerinde durmuştur. Bir sahabi Hz. Peygamber (s.a.s)’e: “İslâm’ın hangi işi daha hayırlıdır” diye sorduğunda, Rasulullah şöyle buyurmuştur:
“Yemek yedirmen, tanıdığına ve tanımadığına selâm vermendir” (Buhari, İman, 620; İsti‘zân 9, 19; Müslim, İman 63. Ayrıca bk. Ebu Davud, Edeb 131; Nesaî, İmân 12)
“Şüphesiz ki, Allah katında insanların en iyisi, önce selâm verendir” (Ebu Davud, Edeb, 133) hadisinden ise, selâm vermede acele etmenin daha sevap olduğu anlaşılmaktadır.
Rasulullah (s.a.s.) bu konuda şöyle emir buyurmuşlardır:
“Ey insanlar! Selâmı yayınız, yemek yediriniz, akrabalarınızla alâkanızı ve onlara yardımınızı devam ettiriniz. İnsanlar uyurken siz namaz kılınız. Bu sayede selâmetle cennete girersiniz” (Tirmizî, Kıyamet 42. Ayrıca bk. İbni Mace, İkamet 174, Et’ime)
Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuşlardır:
“Allah Teâlâ, Adem (a.s.)’i yaratınca ona: Git şu oturmakta olan meleklere selâm ver ve senin selâmına nasıl karşılık vereceklerini de güzelce dinle; çünkü senin ve senin çocuklarının selâmı o olacaktır, buyurdu. Adem (a.s.) meleklere: es–Selâmü aleyküm, dedi. Melekler; es–Selâmü aleyke ve rahmetullah, karşılığını verdiler. Onun selâmına “ve rahmetu’llâh”ı ilâve ettiler.” (Buhari, Enbiya 1; İsti’zân 1; Müslim, Cennet 28)
Ebu Umâre Berâ İbni Âzib (r.a.) şöyle demiştir: Resulullah (s.a.s.) bize şu yedi şeyi emretti: Hasta ziyaretini, cenazeye iştirak etmeyi, aksırana hayır dilemeyi, zayıfa yardım etmeyi, mazluma yardımcı olmayı, selâmı yaygın hâle getirmeyi ve yemin edenin yemininin yerine gelmesini temin etmeyi. (Buhari, Mezalim 5; Müslim, Libâs 3)
Cennette selâmlaşma
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“Rablerine karşı gelmekten sakınanlar ise, bölük bölük cennete sevk edilir, oraya varıp da kapıları açıldığında bekçileri onlara: “Selâmün aleyküm, tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya, derler.” (Zümer, 73)
“Takva sahipleri o kimselerdir ki, melekler, canlarını hoş ve rahat hâlde alırlar. Kendilerine “selâmün aleyküm” yapmış olduğunuz güzel işlerin mükâfatı olarak cennete girin...” derler. (Nahl, 32)
Selâmlaşmanın şekli
İmrân İbni Husayn (r.a.) şöyle dedi: Nebî (s.a.s.)’e bir adam geldi ve: es–Selâmü aleyküm, dedi. Hz. Peygamber onun selâmına aynı şekilde karşılık verdikten sonra adam oturdu. Nebî (s.a.s.): “On sevap kazandı” buyurdu. Sonra bir başka adam geldi, o da: es–Selâmü aleyküm ve rahmetullah, dedi. Peygamberimiz ona da verdiği selâmın aynıyla mukâbelede bulundu. O kişi de yerine oturdu. Hz. Peygamber: “Yirmi sevap kazandı” buyurdu. Daha sonra bir başka adam geldi ve: es–Selâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh, dedi. Hz. Peygamber o kişiye de selâmının aynıyla karşılık verdi. O kişi de yerine oturdu. Efendimiz: “Otuz sevap kazandı” buyurdular. (Ebu Davud, Edeb 142; Tirmizî, İsti’zân 2)
Bu hadisi şerif, Peygamber efendimizin huzurunda gerçekleşen selâm alma ve iade etme şekilleri ile fazilet açısından üstünlüklerini ortaya koymaktadır. “es–Selâmü aleyküm” cümlesiyle on sevab kazanılırken, ilâve edilen her lafza karşılık, Allah katında on sevab daha artırılıyor.
“Ayetlerimize inananlar sana geldikleri zaman onlara şöyle söyle: Selâmün aleyküm Rabbiniz rahmeti kendi üzerine yazdı. Sizden her kim bilmeyerek bir kötülük işleyip de sonra arkasından tövbe eder, kendini düzeltirse, muhakkak ki O, bağışlayan, esirgeyendir” (En’am, 54)
Sahabeden Kelde b. Hanbel Peygamberimiz (s.a.s.)’e gelerek o, evde iken izin istemeden içeri girer ve selâm vermez. Resulullah (s.a.s.) “Çık, önce es–Selâmü aleyküm de, sonra gireyim mi diye sor?”, buyurdu. O da es–Selâmü aleyküm, girebilir miyim? der. Bunun üzerine Nebî (s.a.s.) ona izin verir, o da içeri girer” (Ebû Dâvûd, Edeb 137)
Selâm yerine başka kelime veya cümle kullanma
Her milletin bir selâmlaşması vardır. İslâm milletinin selâmlaşması da karşılaştıklarında “esselâmü aleyküm“ cümlesi ile olan selâmlaşmadır. Zira Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuşlardır: “önce selâm sonra kelâm” gelir. (Tirmizi, İstizan ve Adab, 11)
Selâmın yerini “merhaba, günaydın, tünaydın, hayırlı günler vb.” kelime veya cümleler dolduramaz. Ancak selâm verdikten sonra bu kelimeleri kullanmakta sakınca yoktur. Örneğin “yer genişliği” anlamındaki “Merhaba” selâmlama değil bir ağırlama terimidir. Bu itibarla gelen birisine “merhaba” denir. Yani; darlık çekmeyesin, geniş olasın, rahat edesinGelen, selâm verir. Bulunanlar selâmı “aynen, ya da daha güzeli ile” iade ederler. (Nisâ, 86) Sonra da “merhaba” derler. Bu, işaret ettiğimiz gibi onu ağırlamak ve ona iltifat olmuş olur. “Merhaba” terimi, bu anlamda Rasulullah Efendimiz (s.a.s.) tarafından da çokça kullanılmıştır.
Abdü’lKays kabilesinin elçileri (Bahreyn taraflarından) Peygamberimiz (s.a.s.)’in huzuruna geldikleri zaman: “Siz kimlerdensiniz?” yahut “Nerenin elçilerisiniz?” diye sordu. “Biz Rebîa (kabilelerin) deniz.” dediler. Peygamberimiz de kendilerine “Merhaba = Hoş geldiniz, (Allah sizi) utandırmasın, pişman etmesin.” buyurdu… (Buhari, İman 49; Müslim, İman 24; Ebu Davud Menasik, 57)
İslâm âlimleri de bunlara dayanarak, gelenin selâmı alındıktan sonra ona “merhaba” demenin de müstehap olduğu hükmünü çıkarmışlardır. (İbn Hacer, agk.; Aynî, Umedetü’lKârî, I/355) Anadolumuzun hemen her yerinde, sünnetten kaynaklanan bu güzel uygulama devam etmektedir. Bir gelenek olarak değil de, sünnette yer aldığını hesaba katarak söylenmesi hâlinde söyleyene sevab da kazandırır.
Selâmlaşmanın hükmü
Müslümanlar arasında, bir dostluk ve iyi niyet işareti olan selâmı vermek sünnet; almak ise farzdır. Bu hüküm, selâmın müminler arasında ne denli önemli olduğunu ortaya koymaktadır. Selâm verilir ve alınırken sesli olarak alınıp verilmelidir.
Selâmlaşma adabı
Hz. Peygamber (s.a.s)’in selâm ile ilgili uygulamaları şöyledir: Küçükler büyüklere, binekli atlı veya arabalı olanlar yayalara, yürüyenler, oturanlara; arkadan gelenler yetişince öndekilere; iki grup karşılaştığı zaman, az olanlar çok olanlara önce selâm verirler.” (Buhari, İsti’zân, 47; Müslim, Selâm, I)
“Binitli olan yürüyene, yürüyen oturana, sayıca az olan çok olana selâm verir.” Buhari’nin bir rivayetinde: “Küçük büyüğe selâm verir” ilâvesi vardır. (Buhari, İsti’zân 47; Müslim, Selâm 1; Âdâb 46)
Kalabalık toplumlar arası selâmlaşmada ise, grubun birinden bir kişinin selâm vermesi, diğer gruptan da bir kişinin alması yeterlidir. (Ebu Davud, Edeb, 141) Şayet gruptan hiç kimse selâmı almazsa, o grupta bulunan herkes günahkâr olur.
Ayrılış selâmı
Ayrıca İslâmî âdâba göre gruptan ayrılırken de ayrılan kişi tarafından selâm verilmesi sünnettir. (Ebu Davud, Edeb, 139)
Peygamberimiz (s.a.s.) toplumdan ayrılan kişinin de girerken selâm verdiği gibi, çıkarken de selâm vermesini tavsiye etmişlerdir. Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuşlardır:
“Sizden biriniz bir meclise vardığında selâm versin. Oturduğu meclisten kalkmak istediği zaman da selâm versin. Önce verdiği selâm, sonraki selâmından daha üstün değildir.” (Ebu Davud, Edeb 150; Tirmizî, İsti’zân 15)
Selâm getirme
Bir kimseden selâm getiren birisine: ”Aleyhi ve aleyke’sselâm!” şeklinde cevap verilir. Bir mektuba yazılmış bir selâm için ise: “Ve aleyke’sselâm” denilir yahut; cevabı mektupta bu ifade yazılır.
Ev halkına selâm
Selâm, yalnızca dışarıda, sokakta, iş yerlerinde verilipalınmaz; evde de selâm verilip alınmalıdır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“Evlere girdiğiniz zaman, Allah tarafından mübarek ve pek güzel bir yaşama dileği olarak kendinize (birbirinize) selâm verin. İşte Allah, düşünüp anlayasınız diye size ayetleri böyle açıklar. (Nur, 61) Görüldüğü gibi kişi başka kişilerin evlerine girdiğinde değil, kendi evine girdiğinde de evde bulunanlara selâm verir. Evde bulunan kişiler de baba, eş, çocuklar veya yakınlar vb. selâmına mukabelede bulunurlar.
Peygamber Efendimiz bu konuda da, yanında büyüttüğü Enes (r.a)’e şöyle buyurmuştur:
“Oğlum! Ailenin yanına girdiğinde selâm ver ki, sana ve ev halkına bereket olsun.” (Tirmizî, İstizân, 10/ 2841)
Kimlere selâm verilir?
Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuşlardır:
Enes radıyallahu anh, çocuklara rastladığı zaman onlara selâm verir ve Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem böyle yapardı, derdi. (Buhari, İsti’zân 15; Müslim, Selâm 15)
Kadınlara selâm
Fitne korkusu söz konusu olmayan durumlarda kadınlara özellikle de yaşlı hanımlara selâm vermekte bir sakınca yoktur. Aksi takdirde selâm vermeyip susmak daha güzeldir.
Sehl İbni Sa’d (r.a) şöyle demiştir: Aramızda bir kadın –bir başka rivayette yaşlı bir kadın– vardı. Pazı köklerini alır, onları güvecin içine koyup pişirir, biraz da arpa öğütürdü. Biz cuma namazını kılıp döndüğümüz zaman ona selâm verirdik. O da hazırladığı yemeği bize ikram ederdi. (Buhari, İsti’zân 16, Hars 21; Et’ime 17) Burada sahabei kiramın cumadan sonra bir hanım efendiye uğradıklarını, ona selâm vermek ve onun ikramını almanın kendilerini sevindirdiğini bildiriyor. Bizler de fitne korkusu olmayan yerlerde selâm verebilir, alabiliriz. Bu konuda âlimlerin çeşitli görüşleri vardır.
Esmâ Binti Yezîd (r.a.) şöyle dedi: Kadınlarla birlikte otururken, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem yanımıza uğradı ve bize selâm verdi. (Ebu Davud, Edeb 137; Tirmizî, İst’zân 9. Ayrıca bk. İbni Mace, Edeb 14)
“Asıl cimri, selâm vermede cimrilik edendir.” (Buhari, Edebu’lMufred, s. 202)(U yazılar Diyanet web sitesinden alınmıştır)
SELAM OLSUN
Bu dünyadan gider olduk
Kalanlara selam olsun
Bizim için hayır dua
Kılanlara selam olsun
Ecel büke belimizi
Söyletmeye dilimizi
Hasta iken halimizi
Soranlara selam olsun
Tenim ortaya açıla
Yakasız gömlek biçile
Bizi bir asân vechile
Yuyanlara selam olsun
Azrail alır canımız
Kurur damarda kanımız
Yuyacağın kefenimiz
Saranlara selam olsun
Selâ verile kastımıza
Gider olduk dostumuza
Namaz için üstümüze
Duranlara selam olsun
Dünyaya gelenler gider
Hergiz gelmez yola gider
Bizim halimizden haber
Soranlara selam olsun
Miskin Yunus söyler sözün
Yaş doldurmuş iki gözün
Bizi bilmeyen ne bilsin
Bilenlere selam olsun
Yunus EMRE
ESSELÂM
Göklerde son ilâm:
Allah bir; bir, İslâm...
Lâmelif, Eliflâm;
Amanın ya Mevlâm!
Esselâm, Esselâm!...
Ben Mecnun, O Leylam.
Hasreti Kerbelâm,
Ateşi incilâm,
Bâkisi hep melâm...
Esselâm, Esselâm!...
Düşünce iptilâm,
Kelime heyulam.
Lisansız vaveylâm;
Ne bir harf, ne kelâm,
Esselâm, Esselâm!...
Necip Fazıl KISAKÜREK