Adına ister kural deyin, isterseniz emir deyin insan daima “itaat” halindedir. Önemli olan neye ve kime itaat ettiğidir. İtaatin doğruluğu ve yanlışlığı herkese göre farklıdır. Bu sebepledir ki öncelik neye itaat edileceğine karar vermelidir. İtaat ortaklık kabul etmez. Kim eder derse, huzursuzluğu peşinen kabul etmiş olur. Sorumluluk kendine aittir. Kimseyi suçlamasın. Kendini sorumlu kabul ederek meselesine çözüm arasın.
Zamanını ve mekanlarını birbirinden ayıran insan peşinen “şirke” gömülmüştür. Diğer bir deyişle dünyasını kendine, ahretini rabbine teslim eden insanoğlu bataklıktan çıkamamıştır. Her denemesi farklı bir hüsrana yol açmıştır. Hayatını pazarlarcasına, iflas eden tüccarın haline benzemiştir. İtaati sevmeyenler dahi, kendine itaat edilmesini istemektedir. Aksini yapanlara hiddetlenmekte veya ceza vermektedirler. Bu sebepledir ki, itaat istenilen ve sevilen bir kuraldır.
Kime itaat edilmelidir? En doğru kuralları tespit eden kimdir? Kuralların faydası kime gelmektedir? İtaat isteyenin bizim üzerimizdeki hakkı nedir? İtaatin mesaisi saat kaçtan kaçadır? Emeklilikle biter mi itaat sorumluluğu? Daha onlarca soru bulabilirsiniz bu konuda.
İtaatin temeli güven ve sevgidir. İtaat edilene güvenilmez ve sevilmezse, itaat gerçekleşmez. İtaat gönülden olmalı ve sıkıntı duyulma malı. Kişiyi iç huzura erdirmeli. Daima fayda vermeli. İtaatle gelen sıkıntıları dahi, sevinçle karşılamalıdır. Nefretle değil, istekle yapılmalıdır.
İtaat ilimle olmalıdır. Zanna ve kuruntulara tabi olmamalıdır. Eğri bilgi, doğru davranış doğurmaz. Gölge asla tabidir. Gölgenin doğruluğu kendinden değildir. Suçlu ışık değil, ışığı yere yansıtan cisimdir. İlim ve bilgi itaatin tek rüknü değildir. Diğeri ise güçlü bir iradedir. Her durumda insan sorumludur. Hidayet yolu ve sapıklık yolu kim olursa olsun, seçen insandır. Seçimde özgürdür. Yolların farklı olması insanı mazur göstermez. İnsanın şerefini artırır.
İtaat sevilmek için değil, doğrusu olduğundan yapılmalıdır. Kimine itaat süslü ve ziynetli görünür ve gösterilir. Kimine de çirkin ve sevimsiz görünür ve gösterilir. Bakıldığı ve durulduğu yere göre değişir. Hayatı bütün kabul edersek ki öyle olmalı, itaat aynı çizgide devam etmelidir. İtaat sorumluluğu görünmek ve duyulmak olmamalıdır. İtaatsizliğe mazeret arama yerine, özür dilemek daha asil bir davranıştır. İtaatsizlik de ısrar daha büyük suç ve zulümdür. Özür beyanı ise erdemli bir duruştur.
İtaat kendi içinde itaatsizliği de barındırır. Şöyle ki Siz itaat ederken, başka bir şeye de itaatsizlik etmiş olursunuz. Doğrusu ve güzeli de budur. Herkesi memnun etmek mümkün değildir ve gerekmezde. Yanlış da merhametli davranmak, doğruyu katletmektir. Bu sebepledir ki itaat ve itaatsizlik bir arada buluşamaz. Kim buluşur derse “şirk” içinde yüzmektedir. Boğulması yakındır.
İtaat pişmanlıkla yaşayamaz. Fayda da vermez. Sadece geleceği güzelleştirir. Geçmişin acı yükünü daima vicdanın da taşır. “Keşke” demenin faydası yoktur. İtaat zamanın ve nimetin şükrüdür. Ertelemek aza yetinmek demektir. Üretimden sıkılmak ve zarara razı olmaktır. Kendi elinle kendi iflasına rıza göstermektir.
Sevmek ve inanmak itaatin olmazsa olmaz şartıdır. Fakat her sevgi iddiasın da bulunan itaat etmez ki, inandım dese de. Nice insanlar vardır, itaatsizler sınıfındadır. Bunun diğer adı fasıklıkdır. Yoldan çıkış veya yolu terk ediştir. Fıskın bir ucu günaha, diğer ucu inkara çıkar. Zaten fasıklar sevilmez.
İman ve itaat arasında sıkı bir bağ vardır. İman itaati davet eder. İtaat imana şahitlik eder. İman itaatin kabulü, itaat imanın talebidir.
Son bir soru; etrafımızda itaatli müminler mi çok, itaatsiz müminler mi? İslam itaatli müminlerle kendini ispat eder. İtaatsizlik imandan çok küfre yakın değil mi?
HİZMET VE NİYET
Yazının veya düşüncemin başlığını tam isimlendiremedim. İsterseniz balıklama konuya gireyim affınızla. İman, amelde ihlas arar. İhlas bir anlamda yapılan işten zevk almak veya zevk duymaktır. Zevk alınan amel işlenen kişiye göre değişebilir. Daha açık ifadesiyle, bize dense ki insanlara Kur’an-ı öğret veya İslam’ı anlat. Belki biraz ağırdan alırız. Fakat ders vereceğimiz kişi, mal ve mülk sahibi ise belki de koşarak gideriz. Bilmem ki farklı cinsiyette ki insanlara anlatmak da aynı kategoriye girer mi?
Sormak lazım kendimize, bize zevk veren okuttuğumuz kitap mı, yoksa anlattığımız insan mı? Sanırım cevap anlattığımız kitap değilse, Salih amelimiz nefsimiz için ifa edilmiş olur. Diğer bir ifadeyle nefsimizin zevk ve nasip aldığı insana daha çok ilgi ve alaka varsa, amelimiz samimiyet sınavını kaybetmiştir. Kitabı okuturken veya öğretirken nefsin payı söz konusuysa, yeniden niyet tövbesine ihtiyacımız vardır.
Kitabı veya ilmi, dünyamıza gaye kılmış isek istikametimizi kaybetmişizdir. Gaye kitap olmalıyken, dünya oluvermiştir. Şunu arz etmek isterim ki, hizmet götürülecek insana göre şevk ve haz alıyorsak, bu hizmetin içinde ihlas zedelenmiş olabilir. Neden mi, şöhret, servet ve mevkie yapılan bir hizmet ve yatırım anlamına gelebilir. Bu hizmeti yapanların hepsini töhmet altında bırakmak istemem fakat hastalığımıza da dikkat çekmek isterim.
Hizmette, sohbette kalite önemlidir. Bu kaliteyi sayı, para ve makamla ölçmemelidir. Her bir insanı bir “alem” görebilsek meselenin çoğunu halletmiş oluruz. Bizler insanları önyargılarımız ve elbiseleriyle değerlendiriyoruz. Menfaat görebileceğimize inandığımız insana nasıl davranırız ? Gerçek menfaatin hak divanında olduğunu bilebilsek insan ayırımından kaçınırız. Misal olarak, çalıştığımız kuruma, bir hayırseverin yüklü bir meblağ tasadduk edeceğini önceden bilsek nasıl davranırız.Güler yüz ve büyük ilgiyle karşılarız sanırım. Eğer bilmeseydik ve gelenin de üstü başı eski olsaydı, yardım mı isteyecek diyerekten kaçınırdık. Geleni hakkın kulu bilebilsek ne güzel olurdu.
İnsan ilişkileri madde ve mevkile sınırlı olmuş günümüzde. Aile ilişkilerinde dahi, sevgi ve rahmetin yerini maddi ve ekonomik düzey almıştır. Ekonomik bağımsızlık adı altında, hayat şekillenir olmuştur. Çocuklarımıza dahi, kendimizi hizmet ve imkanla ispat etmeye kalkmışız. Babalık kalitesi ve seviyesi “dünya imkanlarıyla” ölçülebilir olmuştur.
Sözü dinlenilebilir ve imkan sahibi nice insan Hak katında sivrisineğin kanadı kadar kıymeti yoktur. Nebevi sözün hulasasında. İnsanlara durumlarına göre davranırken, niyetlerimizi kontrol etmeliyiz. Bunu başarmanın yolu nedir derseniz, Hakta kulluğun şuurunu artırmaktır. Bu da zorun zorudur fakat başarılmaz değildir. Eşya, elbise, makam sahibi olmak mümkündür fakat “insan” olmak gayret ister. İnsan olmak ve insan kalmak gerekir. İnsan, yiyen, giyinen varlık olmamalıdır. Kazanca değil, helaline değer vermelidir.
Nefsin isteklerine değil, vahyin gerçeklerine yönelmelidir. Vahiy de hazır lokma değildir, dokunmak, tutmak yetmez, sımsıkı sarılmak gerekir. Azı dişiyle buyurur hadisi şerif.
Hizmetin güzelliği kadar, niyetimizin de güzelliği gerekir. Niyet bir binanın temeli kadardır önemlidir. Görünmez fakat ameli o taşır. Nice içten gelmeyen kelimei şahadet ve tövbeler vardır ki, sahibine ayrı bir vebal yükler, yalan beyan ve menfaat sebebiyle. Olmayanla övünmek ve sevinmek azap sebebidir.
Bütününe ulaşılamayanın, hepsi terk edilmez der eskimez kuralımız. Gizli ve bilinmeyen hizmetlere, görünen ve övülenden daha çok sarılabiliyorsak ne mutlu bize. İslam’ın şiarı da “gizliliğin” daha hayırlı olduğu müjdesidir. Sevabı artıran “gece” değildir, görülmez olmasıdır. Tek bir gören yetmez mi bize günah ve sevap işlemekte.
İnsanın bedeni yıpranmış, elbisesi eskimiş olabilir, unutmayalım ki, herkesin kalbi aynıdır. Kalbe girmenin yolu, kalbimizi ihmal etmemektir. Tecellinin adresi kalptir. Kalıp değil, kalp esas alınmalıdır hizmette ve insan ilişkisinde. Bilinmeli ki, kalpten kalbe yol vardır.
KATİL KABİL
Ölümü yaratan hayatı da yaratandır. Hayat ne ise ölümde odur. İkisi de aynı gücün eseridir. Ölüm ve hayat her ikisi de yaratılandır.
Yaratılışın tarihi iki köke dayanır. Birincisi, topraktan, diğeri ise anne ve babadandır. İsa peygamber ise babasız olarak yaratılmıştır.
“Şüphesiz Allah katında (yaratılışları bakımından) İsa’nın durumu, Adem’in durumu gibidir: Onu topraktan yarattı. Sonra ona “ol” dedi. O da hemen oluverdi.(Ali imran 59)
Allah yaratmanın her çeşidine kadirdir. ” O, her yaratmayı bilir."(yasin 79)
Yarattıklarının mahiyeti-hammaddesi- farklı olabilir.” .......beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın."(Araf 12) Her ne ki, neden yaratılırsa yaratılsın yaratanı birdir.
Üstünlük yaratılan hammadde de değildir. Hucurat suresi;
13.”Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır.”
Ölüm ise iki türlü olmaktadır yaşanan dünyamızda. Birincisi, insan iradesi ve etkisi olmadan meydana gelen tabii, diğeri ise insan etkisiyle olan ölümdür.
Ölümün mahiyeti bizce bilinmezler alemindendir. Ruhun çıkışı nasıl ve ne suretle oluyor bilgi alanımız dışındadır. Acısı ve müjdesi ancak tadanın bildiğidir. “Tatmayan bilmez”.
İnsan eliyle olmasa da ölüm vuku bulacaktır. Ölüm sadece biyolojik bir son değildir. İnanç sahiplerinin üzerinde durduğu konudur. Hayat ne kadar değerli ise, ölüm ve sonrası da inanan insan için ondan da değerlidir.
Hayvanlarda da ölüm vardır. Kara da yaşayan hayvanların kendiliğinden ölenlerin eti yenmez ve leş hükmündedir. Kesilen ve avlananların eti ise helaldir ve yenilebilir.
İnsanın savaşta öleninin durumu ise bizce “şehit”tir. O şahadet ki, kelime şahadetteki sözün kanla ve canla söylenen ispatıdır.
Her ölümün bir okunuşu ve algılanması vardır. Ölüm sadece ölenle sınırlı değildir. Kimisinde ahireti hatırlatır, kimisinde intikamı yaygınlaştırır, kimisin de yaşayanlara göz dağı verir, kısacası çeşit çeşit algılanması mümkündür.
Öldürmek bir anlamıyla ”kan dökmektir”. Fesadın acı meyvesidir. Meleklere mahcup oluşumuzun göstergesidir. Kısacası hamd ve tesbihin zıddıdır. Gerçek hamd ve tesbih bizi öldürmekten uzak tutandır.
İnsanın değil başkasını, hemcinsini dahi öldürmesi büyük mü büyük günahlardandır. Şirkten sonraki günahtır. Şirk yaratana ait iman kusurumuz, öldürme ise yaratılana karşı kusurumuzdur. Her ikisinde de yaratana karşı iman zafiyeti ve cinayeti vardır.
68. Ve onlar, Allah ile beraber başka bir İlah'a tapmazlar. Allah'ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmezler ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa 'ağır bir ceza ile' karşılaşır.
69. Kıyamet günü, azap ona kat kat artırılır ve içinde aşağılanmış olarak temelli kalır. (Furkan suresi)
Şirkin hükmü; 48. Gerçekten, Allah, Kendisi'ne şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında kalanı ise, dilediğini bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa, doğrusu büyük bir günahla iftira etmiş olur. (Nisa sursei)
Öldürmenin hükmü;
93.Kim bir mü'mini kasıtlı olarak (taammüden) öldürürse cezası, içinde ebedi kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gazaplanmış, onu lanetlemiş ve ona büyük bir azap hazırlamıştır.(Nisa suresi)
İnsanın intihar etmesi bir günahsa, sanki başkasını öldürmesi kat kat günahtır. Ölüm çoluk çocuk oyuncağı değildir. Arzulanan ve övünülen asla olmamalıdır.
Bırakalım öldürmeyi nasıl olsa bir gün gelecek her can sahibine ölüm. Küçücük bir hatıra; Günün birinde camime biri geldi, sualim var dedi. “Ben birini öldürmeye yemin etmiştim ve öldüremedim yeminimin kefareti –cezası- var mıdır dedi. Merak bu ya, yakışmasa da sordum; neden öldür(e)medin?
Cevap; “vurmak istediğim adam hapishaneden çıktıktan sonra trafik kazasında öldü.”
İşte böyle; öldürme den ölüm yetişmişti ecel mahkumuna.
“siz ademin hayırlı oğlu gibi olun” der alemlerin rahmet nebisi. Zira ayettedir onun delili;
28."Eğer beni öldürmek için elini bana uzatacak olursan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim. Çünkü ben, alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım."
29."Şüphesiz kendi günahını ve benim günahımı yüklenmeni ve böylelikle ateşin halkından olmanı isterim. Zulmedenlerin cezası budur."(maide suresi)
Her ölüm mümini üzer, fakat esas üzüntümüz ahiret adına olmalıdır 18.Tevbe; ne, kötülükleri yapıp-edip de onlardan birine ölüm çatınca: "Ben şimdi gerçekten tevbe ettim" diyenler, ne de kafir olarak ölenler için değil. Böyleleri için acı bir azap hazırlamışızdır. (nisa suresi)
113.Kendilerine onların gerçekten çılgın ateşin arkadaşları oldukları açıklandıktan sonra -yakınları dahi olsa- müşrikler için bağışlanma dilemeleri peygambere ve iman edenlere yaraşmaz.(Tevbe suresi)
Fesadı ve kıtali azaltmak istiyorsanız şu emri ilahiye ye kulak veriniz.
108.Allah'tan başka yalvarıp-yakardıklarına (taptıklarına) sövmeyin; sonra onlar da haddi aşarak bilmeksizin Allah'a söverler. İşte böyle, Biz her ümmete yaptıklarını süslü (çekici) gösterdik, sonra onların son varışları Rablerinedir. O, yapmakta olduklarını onlara haber verecektir.(Enam suresi)