GELİŞ VE GİDİŞ
“İnsanın üzerine uzun devirden öyle bir zaman gelip geçti ki o vakit o, anılmaya değer bir şey değildi.”(İnsan,1)
İnsan ahirette bütün güzelliklerden mahrum kalınca, kendi şuçunu şöyle itiraf eder: “Eğer biz ilahi buyrukları dinler yahut aklımızı kullanır insanlar olsaydık şu çılgın cehennemin yaranı içinde bulunmazdık”(El-mülk,10)
İnsan ve İslam olma nimeti için ne kadar hamd etsek azdır. İnsan değerini ilim ve ahlaktan alır. Dünyada bulunan diğer nimetler insana değer katması için değil, hizmet etmesi için verilmiştir. İnsana izzet ve şeref veren dünya ve nimetleri değil, iman ve güzel ahlaktır. Zira dünyanın tüm nimetleri, mevki ve makamları acısıyla, tatlısıyla birer imtihan vesilesidir. Kuran’ın ifadesiyle “mümin bir köle, hoşunuza giden bir müşrikten daha hayırlıdır. Onlar sizi cehenneme davet ederler. Allah ise sizi kendi izniyle cennete ve mağfirete davet eder.(2/221). Gerçek hürriyetin ve değerin kaynağı iman ve Salih yaşamdır.
Allah resulü aleyhisselam ashabı ile beraberken yanlarından bir adam geçti. Efendimiz "Bu adam hakkında ne dersiniz?" diye sordu. "Bu kişi bir kızı isterse verilir, bir iş için aracı olursa geri çevrilmez, konuşursa dinlenir" dediler. Bir müddet sükût ettiler, sonra Müslümanların yoksullarından biri geçti, Efendimiz "Bu adam hakkında ne dersiniz" diye sorunca sahabe: "Bu adam birinden kız istese vermezler, bir iş için aracı olup ricada bulunsa geri çevirirler, konuşsa dinlemezler" cevabını verdiler. Peygamberimiz "Bu fakir, öbür zengin gibi dünya dolusu insandan daha hayırlıdır" buyurdular.
İnsanın hayatı yaşama ölçüsünü şu hikmetli hadisi şerif bize öğretmektedir. “Allah Resulü tarafından Yemene yönetici tayin edilen Hz. Muaz, Medine'den ayrılacağı sırada Peygamber Efendimiz ona, "Sana halledilmesi için herhangi bir dava getirildiği zaman nasıl ve neye göre hüküm verirsin? Diye sordu?
Hz. Muaz, " 'ın kitabındaki hükümlerle hüküm veririm" dedi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, "Eğer 'ın kitabında onunla ilgili bir hüküm bulamazsan neye göre hüküm verirsin?" diye sordu.
Hz. Muaz, "Resûlullahın sünnetine göre hüküm veririm" dedi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz bu sefer, "Resûlullahın sünnetinde de onunla ilgili bir hüküm bulamazsan, ne yaparsın?" diye sordu.
Hz. Muaz, "O zaman, kendi görüşüme göre içtihat eder, hüküm veririm" dedi. Resûl-i Ekrem Efendimiz bundan son derece memnun oldu. Bu memnuniyetini şöyle ifade etti:
" 'a hamdolsun ki, Resûlullahın elçisini, Resûlullahın razı olduğu şeye muvaffak kıldı."
Biz anlıyoruz ki her vazife ve görev, dinin elçilik görevinden bir hisse ve sorumluluk taşımaktadır. Zira biz sahabeyi kiramı meslekleriyle değil, dine yaptığı hizmetleriyle tanımaktayız. Peki, biz nasıl tanınmaktayız?
Hayat ve vazife düsturumuz daima şu ayet olmalıdır. “İman eden zat şöyle devam etti: "Ey benim halkım, gelin bana uyun ki size doğru yolu göstereyim. Ey benim milletim! Bu dünya hayatı, basit bir meta’dan, geçici bir eğlenceden ibarettir. Âhiret ise, işte asıl yerleşecek yer orasıdır. Kim bir kötülük işlerse, sadece o kadar cezalandırılır. Ama mümin olarak, ister erkek, ister kadın, kim makbul ve güzel bir iş yaparsa, işte onlar cennete girer ve orada hesapsız nimetlere nail olurlar."(mümin suresi,38-40)
VAZİFE ŞİARIMIZ
Bu hizmetleri yaparken dua ve şiarımız: “Ey yüce rabbimiz. Katından bir rahmet ver ve şu davamızda doğruluk ve muvaffakiyet ihsan eyle bize”(Kehf,10)
Öyle bir hayat yaşamalıyız ki şikâyet edilen değil, Allahın izniyle belki şefaati beklenilen olmalıyız. Allah Resulü aleyhisselam buyurur ki "Şüphesiz ki siz insanlara mallarınızla yetişemez, onları memnun edemezsiniz. Öyle ise güler yüzlülüğünüz ve güzel ahlakınızla onları memnun ediniz."
Peygamberimiz aleyhisselam yanından geçen cenazeler hakkında, "Hayırla andığınız kimseye Cennet vacip oldu. Şerle andığınız kimseye de Cehennem vacip oldu. (Çünkü) sizler yeryüzünde Allah’ın şahitlerisiniz." der.”
Tüm bunlarla birlikte Kur’anın ifadesiyle ”Kendinizi temize çıkarmayın, övünüp durmayın Çünkü kimin Allah’ı daha çok sayıp Ona karşı gelmekten sakındığını o pek iyi bilmektedir”(Necm, 32)
Vazifemiz hayra davettir zira “Kim bir hayra rehberlik ederse, onu yapan kadar sevap kazanır.”
KİM KURTULDU?
Ensar kadınlarından Ümmü'l-A'la, muhacirlerden “Osman b. Maz'un Medine'de vefat edip, yıkanıp kefenlenince; 'Allahın rahmeti üzerine olsun ey Ebu Sâib, benim sana şahadetim şudur ki, mutlaka Allah sana ikramda bulunacaktır.” Dedi. Bunun üzerine Rasulullah: (s.a.v.): “Allahın ona ikram edeceğini nereden biliyorsun?” diye sordu. Ümmu'l-A'lâ: “Babam sana feda olsun ey Allah'ın Resulü Allah (ona ikram etmezse) kime ikram eder?” dedi. Rasulullah (s.a.v.) de: “Ona (Osman'a) gelince, vallahi kendisine ölüm gelmiştir, vallahi şüphesiz ben de onun için hayır umarım. Ve vallahi, ben Allah'ın Resulü olduğum halde bana (ahirette) nasıl muamele edileceğini bilmiyorum” dedi. Ummu'l-A'lâ bu uyarı üzerine şunları söylemişti: “Allah'a yemin ederim, bundan sonra ebediyen bir kimseyi tezkiye etmeyeceğim.”
Dinimiz İslam, ifrat ve tefritten uzak olarak denge dinidir. İzzetini dininden ve Allah resulünün hayatından alan müminlerde, izzetin yeryüzü temsilcileridir. Bu sebepledir ki her mümin kendisi için yaptığı dualarına din kardeşlerini de ortak etmelidir.” Ey bizim rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi cehennem azabından koru.(2/201).
VEDA DA İNSAN HAKLARI
Hicretin 10. senesinde Fahr-i Kainat Efendimiz yüz bini aşkın sahabesiyle birlikte ilk ve son haccını ifâ etmek üzere Mekke’ye gitmiştir. Arafat’ta bütün insanlık için değişmez ölçüler ihtiva eden hutbesini okumuştur. Bu hutbesiyle ırkçılığı, kan davasını, faizi yasakladığını bildiriyor, kadınların Allah’ın emaneti olduğunu ve onlara iyi davranılması gerektiğini hatırlatıyordu. Konuşmasında insan hakları üzerinde duruyor can, mal ve ırz güvenliğine vurgu yaparak, kul hakkı konusunda dikkatli davranılmasını, zulümden ve haram lokmadan kaçınılmasını, emanete riayet edilmesini ve eşler arasında karşılıklı görev ve sorumlulukların yerine getirilmesini istiyordu. Bütün Müslümanların kardeş olduğunu ifade ederek birlik ve beraberliğin önemine dikkat çekmişti.
Kendisini dinleyen ashabına sık sık “Tebliğ ettim mi?” diye sorup, söylediklerini tasdik ettiren Hz. Peygamber; “Şahit ol Ya Rab, Şahit ol Yarab” diyerek konuşmasını tamamlamıştı.
VEFATI NEBİ
Hz. Peygamberin mübarek ruhları hicretin 11. senesi, 8 Haziran 632 pazartesi günü hep özlemini çektiği Refik-i Alaya (en yüce dosta) kavuştu. Fahri Kâinat Efendimizin vefatı bütün Müslümanları derinden üzdü. Herkesin nutku tutulmuş, gök kubbe bütün ağırlığıyla üzerlerine yıkılmıştı sanki.
Hz. Ebubekir (r.a) hane-i saadete gelerek Resulü Ekrem’in yüzünü açmış ve şöyle demişti: “Yaşarken de güzeldin, ölümünde de güzelsin Ya Resulallah”. Her fani gibi peygamber efendimiz de vefat etmişti. Fakat geriye bıraktığı manevi miras hem ümmeti için hem de bütün insanlık için çok değerliydi. Bu miras veda hutbesinde belirttiği gibi Kuran’dır ve O’nun sünnetidir. İnsanlar ona sarıldıkları müddetçe asla sapıklığa düşmeyeceklerdir.
Sözlerimi Resulü Ekrem efendimizin hastalığı esnasında da sürekli okuduğu şu ayeti kerime ile bitirmek istiyorum. “Kimler Allah ve Resulüne itaat ederse onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıdıklar, şehitler ve salih kimselerle beraberdirler. Bunlar ise, ne güzel arkadaştırlar.”
Ey müminler! Sizlerle ruhlar âlemin de tanıştık ve beraberdik, şimdi de Allahın evinde namaz için toplandık ve beraberiz, umarız ve dileriz ki cennette de rabbimizin Rıdvan ve cemalini seyrederken de hep beraber oluruz inşallah.
RAMAZANA VEDA
Ne güzeldi ramazan
Doyamadık tadına
İftarların, sahurun
Tadı kaldı damakta
Herkeste bir heyecan
Taşıyordu camiler
Teravihler, hatimler
Coşuyordu müminler
Bağlanmıştı şeytanlar
Ne kadar da rahattık
Ne vesvese ne evham
Melek gibi insandık
Ne yalan ne kötü söz
Hep iyilik hep hayır
Yenilmişti nefisler
Tam cennetlik insandık
Gördü herkes bu ayda
Yaşansa eğer İslam
Herkes ne kadar güzel
Her yer ne kadar rahat
Geçti geçti ramazan
Mübarek şehr-i Kur’an
On bir ayın sultanı
Geldi geçti çabucak
Lütfi TEMİZ