Stendhal, o benzersiz kitabı Kızıl ile Kara’da roman için bir cadde boyunca gezdirilen ayna ifadesini kullanır. Fatih Andı’nın Hat Yayınları’ndan yayımlanan Güneşe Tutulan Ayna’sı da deyiş yerindeyse Türk şiirinin dehlizlerinde dolaştırılan bir ayna vazifesi görüyor. Güneşin o dehlizlerdeki izdüşümünü takip etmek kışkırtıcı ve haz verici bir yolculuğa işaret ediyor. Galib Dede’nin ‘Âyîne-i sîm-i havza her dem/Tasvîr olunurdu bir başka âlem’ mısralarından hareketle şunu da söylememizde bir sakınca yok sanırım: Fatih Andı’nın havuzuna eğilip baktığımızda gördüğümüz kâh Attilâ İlhan’ın kâh Sezai Karakoç’un kâh Yahya Kemal’in mısraları oluyor. O havuzu ‘ayna’ kılıp güneşin yüzüne tutan Andı’nın şiirleri ‘büyü üretimi’ bağlamında değerlendirdiğini söyleyebiliriz.
Fatih Andı’nın karşılaştırmalı (‘İstanbul’a İki Bakış: Sezai Karakoç ve Cemal Süreya’nın Şiirlerinde İstanbul’), parçalı yazıya (Yahya Kemal ‘in Şiirlerinde Işık ve Karanlık) örnek teşkil edebilecek şekilde ve geçmiş ile geleceği birlikte değerlendirdiği (Gidelim Serv-i Revânım Yürü…’ Ama Nereye?’) bütüncül bakış açısı ile yazdığı makale/denemeler Türk şiirinin imtidâdının nasıl gerçekleştiğinin de altını çizmesi bakımından bir hayli dikkate değer.
Modern Türk şiirini, geçirdiğimiz ictimâî değişim ve dönüşümden bağımsız düşünmemiz mümkün değildir. Tanzimat ile başlayan bu değişim, dönüşüm süreci kâh alafrangalılık kâk oryantalizm ile malûl bir yapı arz eder. Bu süreçte şair ve şiir üzerinden modernizmi anlamaya çalışmak ve modern şiir kuramlarına ve geleneğimize yapılan atıflarla zenginleştirilen yaklaşım tarzı ve karşılaştırmalı bir bakış açısıyla okurun zihnine, muhakemesine sunmak kuşatıcı bir okuma serüveni de vaat ediyor okura. Andı, Nedîm ile Sezai Karakoç’u karşılaştırdığı makalesinde bu meyanda şunları söylüyor: ‘Birisi (Nedim, E.Y) bizim toplumsal tarihimizin Batılılaşma olgusunun başlangıcı, en azından geleneksel değerlerdeki sürekliliğin (imtidâd, E.Y) gölgelenmeye başladığı bir zaman kabul edilebilecek bir devresinde (Lâle Devri’nde) yaşamış, diğeri ise bu olgunun artık bir doygunluk noktasına geldiği bir döneminde (bugün) yaşamakta olan iki şairimizin zamanın araya açtığı uçurumu aşarak iki zirveden birbirlerine seslenmeleri, birinin seslenişinin öbürünce üstelik bir tekrar, bir yankı yani bir kopya haline dönüşmeden, aynı orijinalite ile cevaplanışı ne çarpıcı güzelliktir. Her ikisinin tutumlarındaki ve muhtevalarındaki farklılık, birinin dediğinin öbüründe nasıl bir zihniyet ve yorum çerçevesinde karşı cevaba dönüştürüldüğünün gözlemi ise bu güzelliğin asıl heyecan veren tarafıdır.’
Fatih Andı, Güneşe Tutulan Ayna’da modern Türk şiirinin ‘güzel’ örnekleri üzerinde duruyor. ‘Dünya ‘güzel’in ışığıyla aydınlanmadıkça, insan için bir zulmet ve zahmetler ülkesi olmaktan öte nedir ki’ diyen Andı, İslâm’ın bir estetik medeniyet olduğunu mu imâ ediyor? Hiç şüphesiz öyle. Hem çağdaş şiirimizin metaforları üzerine kafa yormak hem de bu metaforların çerçevesinde hayatı anlamlandırmaya çalışmak. Bu iki işi ustalıkla gerçekleştiriyor Fatih Andı. Hem de ‘şiir medeniyeti’ kavramının altını çizerek.
Yahya Kemal, bir şiirinde ‘Dünya biter o yerde ki mağlûb olur hayâl/Temdid-i ömre kudreti kalmaz tahayyülün’ der. Hayâlin mağlûp olmaya doğru gittiği dünyamızda Güneşe Tutulan Ayna’da suretini temâşâ etmek bir teselli kadar iyi gelecektir kalbiyle yüzleşme gözüpekliğini gösterebilecek okura.
Öyleyse şiir; -‘âyine-i pür-tâb-ı mücellâda nihân’ olana dek!
