İnsanlık için ilk kurulan ev, Beytullah (Nisa, 96) iken daha sonra ki yıllarda meydanlar bu evin yerini almağa rakip oldu. Kâbe insanlar için “kıyamen linnas”(Maide, 97) iken, başka alanlar bu görevi alır oldu. Tavaf ve sa’y ruhunu yitiren insanlık başka yerlerde tavaf ve sa’y gayretine koyuldu.
Cemerata (Şeyatana) atılması gereken taşları, birbirine atar oldular. Koç ve deve kurban etme yerine birbirini kurban etmeye kalkıştılar. Kulluk ve ihram şuurunu yitirince ne ağacın saygınlığı kaldı ve ne de insanlığın maalesef.
Zaten insanlığın ilk imtihanı “bu ağaca yaklaşmayınız” değil miydi? Ağaca yaklaşmanın bedeli cenneti yitirdik, şimdi de cennet yolculuğumuzu yitirmek üzereyiz.
Aslına bakılırsa insan ağaca benzer, iman ağaca benzer ve kısacası imtihanın kendisi daima “ağaç hakikati” üzerinden anlatılır.
İşte İbrahim suresinin ayetleri; (24-30)
“ Görmedin mi Allah nasıl bir benzetme yaptı:
Güzel söz, kökü yerin derinliklerinde sabit, dalları ise göğe doğru yükselmiş bir ağaç gibidir ki Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. Düşünüp ders çıkarsınlar diye Allah insanlara böyle temsiller getirir.
(Burada iman, güzel ağaca benzetilmiştir. Bir ağacın damarları, gövdesi, dalları, meyveleri vardır. İman ağacının damarları ilim, marifet ve yakindir. Gövdesi ihlâstır. Dalları iyi işler ve davranışlar, meyveleri ise güzel işlerin gerektirdiği temiz huylar, güzel hasletlerdir. Bir ağacın canlılığını sürdürmesi için sulanıp bakılması gerektiği gibi iman ağacı da ilim, iyi işler, tefekkür ile gözetilmezse, o da kuruma tehlikesine mâruz kalır. Bir hadiste Hz. Peygamber (a.s.): “Elbise nasıl yıpranırsa, kalpteki iman da öylece yıpranıp eskir. O halde, imanınızı daima tazeleyin” buyurmuştur. İbadetlere vakti vaktine devam, bu bakımı sağlar. )
Kötü söz ise, gövdesi toprağın üstünden kolayca çıkarılabilen, kökleşip yerleşmeyen değersiz bir ağaca benzer.
(Kötü söz de köksüz bir bitkiye benzetilmiştir. Ne sağlam kökü, ne yükselen dalları, ne güzel meyveleri, ne gölgesi vardır. İşte kâfir böyledir.)
Allah iman edenleri hem dünyada hem âhirette o sabit söz üzerinde sağlam bir şekilde tutar. Zalimleri ise şaşırtır. Allah elbette dilediğini yapar.
Allah’ın nimetine bedel, inkâr ve nankörlüğü tercih edenleri, ayrıca kendi halklarını da helâk yurduna, cehenneme sürükleyenleri görmedin mi? Onların hepsi oraya girecekler. Ne kötü bir yerleşim yeridir cehennem!” İnsanları Allah’ın yolundan saptırmak için birtakım ortaklar uydurdular. De ki: “Azıcık yararlanın bakalım nasılsa sonunda gideceğiniz yer ateştir!” (Suat Yıldırım meali)
İnsanlık kendi içinde ki ağacını kurutmuş, kesmiş ve onu odun haline getirmiştir. Odunun yolculuğu ise ateşle buluşmaktır maalesef. Aslına bakılırsa ağaçla imtihan, zakkum ağacıyla, Tuba ağacı arasında tercih yapmaktır. Her ikisi de ağaçtır fakat ekildiği yerler ve meyveleri farklıdır.
Taksimde yaşananlar insanlık ağacının galibiyeti değil, insan ağacının zedelenip yaralandığı yerlerdir. Şimdi geriye taksim de “ağaç bayramları ve ritüellerinin” günlerini beklemekten gayri ne kaldı. Evet, Taksim, aslında ne bir işçi alanı, ne bir gençlik isyanı, ne bir ağaç ormanı değil, insanlığımızın sınandığı ve toptan kaybettiğimiz yerdir. Taksim, Fatih ve Yavuz’un alternatifi ve rakibi değil Onların fethettiği ama mirasçılarının manen koruyamadığı bir garip bir ilçedir.
Gölgesinde mevsimler boyu oturduğumuz
Hep elele vererek hayaller kurduğumuz
Kimi üzgün kimi gün neşeyle dolduğumuz
o ağacın altını şimdi arıyor musun?
o güzel günler için bilmem yanıyor musun? Yusuf Nalkesen
VAZGEÇTİNİZ DEĞİL Mİ?(Ayet)
Bu soru, Allah’ın sorusudur. Kendini Müslüman hissedenlerin vermesi gereken cevabı mutlaka olmalıdır. Elmalılı merhumun ifadesiye “Artık siz şimdi bu nehyi kabul ettiniz ve hamru meysirden (İçki ve kumardan) tamamen vaz geçtiniz mi? Elbette geçtiniz değil mi?”
İçki konusu sağlam ve imanlı beyinlerle konuşulduğunda anlaşılacak bir meseledir. İman bakımından marazlanmış veya imanı parçalara ayırmış, hevasını vahye denk veya üstün tutmuş insanlarla bu meselenin konuşulması oldukça zordur.
Müslüman için haramlar ya günahla sonuçlanır yada inkârla. Haramlığını kabul ederek içerse büyük günah işlemiş, haramlığını reddederse iman dairesinden ayrılmış olur.
Müslüman için içkiyi satmak veya içmek saat 22 den 06 ya kadar da haramdır. İçkiyi savunmak ise asla helal bir davranış değildir. İçkinin kendisi ve savunulması aşağıda mealini verdiğimiz ayetlerde de okunacağı üzere şeytani bir davranış ve düşmanlık ve kinin yaygınlaşma aracı olmaktadır.
Müslüman’ım deyip de içkiyi savunanların Allah tarafından asla sevilmeyeceğini ayetler öğretmektedir. Hele bir de camide içenlerin o nahoş resim ve tavırları nasıl izah edilebilir. İçkinin zararını Ruslar anladı, sanırım en son Müslümanlar anlayacak fesubhanellah.
“Ey iman edenler! Şarap, kumar, putlara kurban kesilen sunaklar, fal okları, şeytana ait murdar işlerden başka bir şey değildir. Bunlardan geri durun ki felâh bulasınız.
Şarap ve kumarla şeytanın yapmak istediği tek şey, sizin aranıza düşmanlık ve kin salmak, sizi Allah’ı zikretmekten ve namazdan alıkoymaktır. Artık bu habis şeylerden vazgeçtiniz değil mi? Allah’a itaat edin, Resulullaha itaat edin ve onlara karşı gelmekten sakının. Eğer ona sırtınızı dönerseniz bilin ki peygamberimizin görevi sadece tebliğden ibarettir.” (Maide, 90, 91,92)
SİZ MODERN SAKİFLİLER MİSİNİZ?
Taif şehrinde ki bir kabiledir Sakif’liler. Müslüman olmaya karar veren, Sakif heyeti gelirken Resulutlah (S.A. V.)'tan taleb edecekleri hususları ve alacakları garantileri de tesbit ederek gelmişlerdi. Bu şartlardan en önemlileri şunlardır.
1- Taifliler günlük farz namazlardan muaf tutulacaktır.
2- Zekat vermeyeceklerdir.
3- Taif şehri mukaddes bir ,şehir olarak tanınacaktır. (Heyet belki
de bu şart ile Kabe haccı mecburiyetinden muaf tutulmak istiyordu).
4-Cıhad'dan muaf tutulacaklardır. (Mecburi askerlikten muafiyet).
5- Lat putunun bulunduğu mabed yıkılmayacaktır:
6- Gayri meşru cinsel ilişkiler onlar için yasaklanmayacaktır.
7- Faizli işlemlere devam edilecektir.
8- Alkollü içkiler yasaklanmayacaktır. (iBNİ Hişam, II, 540; MUHAMMED HAMİDULLAH, İslam Peygamberi 1, 531,32)
Taifliler bu şartlarla, İslami emir ve gereklerinden muaf tutulmak
Suretiyle sadece Peygamberi 'Allah'ın elçisi olarak kabul etmek istiyorlardı. Yani bir yerde eski putperest yaşantıya devam edecekler
Allah'a ve topluma karşı sorumluluklarından muaf tutulacaklardı.
Tabiki Resulullah (S.A.V.) böyle bir Müslümanlığın olamayacağını ikna yoluyla onlara anlatmaya çalışmıştır ve şunları söylemiştir:
"Namaz, Rabbimiz olan Allah’ın mevcudiyetini kabul ve ikrar Eden kulun bir dış görüntüsüdür. Allah inancı taşıyan bir din; Allaha ibadet etmek suretiyle onun mevcudiyetini tanımayı ifade eden' bir hareketi içinde taşımıyorsa artık o din, bir din adını taşımaya layık değildir. Fuhuş ve zina’ya gelince sosyal hayatta bu fiilden daha iğrenç ve nefrete layık bir' hareket yoktur. Aranızdan hiç kimse karısının, kız karkardeşinin yahut kızının her hangi bir insan tarafından tecavüze uğramasına rıza göstermez. Aynı' şekilde diğer insanlarında akrabalarının sizin tarafınızdan tecavüze uğramalarına rıza göstermeyeceklerini anlayışla karşılamak gerekir, Gerçekten put herhangi bir kuvvet ve kudrete sahip bulunuyorsa her şeyden evvel kendisine zarar veren kimseyi derhal cezalandıracaktır. Ancak onu yıkmak için sizlerden kimse zorlanacak değildir. Onu yıkacak olanları biz buradan göndereceğiz ve şayet çekecekse putun öfkesini üzerlerine çekecek kimseler, bu yıkıcılar olacaktır.
Görüldüğü üzere Resulullah (S.A.V.) görevinin gereği olan Allah'ın birliği ve putperestliğin reddi konusunda tereddüt etmemiştir. Ayrıca toplumu fesada boğan fuhuş ve' zina konusun a da taviz vermemiştir. Devamını tarih kitaplarından okuyabilir siniz?
Soru şu; Bu gün bizler Sakif kabilesinin izin de miyiz?
ZULÜM VE CEZAYI TE’HİR
İnsan rabbine, kendine ve başkalarına zulüm edebilen varlıktır. Zülüm esas itibarıyla haramdır. Günümüzde adalet yerini zulme terk etmiş, insanlık zulüm çeşitleri arasında tercihler yapmaktadır. Adalete odur ki zulmedene de mani olmaktır. Zülüm alkışlanacak bir değer sanılmamalıdır. Fakat herkesin adalet ve zulüm anlayışı kendine gör olan bir dünyada yaşamaktayız.
Kur’anda bu konuda bir ayette şöyle buyrulur; “Sen o zalimlerin işlediklerinden, sakın Rabbinin habersiz olduğunu zannetme. O, sadece onların, dehşetinden gözlerin donup kalacağı bir güne ertelemektedir”. (İbrahim suresi, 42)
Ertelemeyi lehimize çevirmek için acilen “etkin tövbe” mekanizmalarını devreye sokmak gerekir. Değilse her geçen gün büyüyen bir azapla acı sona yaklaşmaktayız.
Peki neden azap zalimleri hemen yakalamaz. İşte cevabı; “Eğer Allah insanları işledikleri günahlar yüzünden cezalandıracak olsaydı, dünyada tek bir insan bile bırakmazdı; ama Allah onların cezasını belirlenmiş bir vâdeye kadar erteler. O vâdeleri geldiği vakit hükmünü yerine getirip onları cezalandırır. Çünkü Allah kullarını tamamen görmektedir.” (Fatır, 45)