Bediüzzaman'a yöneltilmiş şöyle bir soru vardır: "Dinsizliği görmüyor musun, meydan alıyor. Din namına meydana çıkmak lâzım."
Bediüzzaman, bu soruya şu cevabı vermiştir: "Evet, lâzımdır. Fakat bir şart ile ki İslamiyet’e olan aşk ve dinin gayreti ile meydana çıkılmalıdır…”
Eğer tahrik eden siyasetçilik veya tarafgirlik ise, tehlikelidir... Tabii buradan, “Meydanı boş mu bırakalım, nereden niyetlerini bileceğiz, biz vatan millet için meydandayız, niyetimiz halis” denilebilir…
Ama bir şeyi yaparken Taksim’deki gibi birkaç saat sonra olayın nasıl çevrildiğini sezecek bir basirete de sahip olunmalı ve iplerin kimlerde olduğu göz ardı edilmemelidir
İki ölçü daha devreye giriyor:
Birisi siyaseten aynı grubun içinde olup dini yaşayış ve üslubu dine zarar verecek türden bir dindar parti…
Birisi de dinle alakalı olmayan ama hayatı ve kararları ile dine uygunluğu arz eden kişilerin sırf din karşıtı grupta yer almasından dolayı tüm doğruları ile ayıplanması, itibarsızlaştırması…
Bu, siyasetçilik ve tarafgirlik demektir ve İslamiyet’e muhabbet ile alakası olmayan bir şekilde ölçüsüz siyasetin ta kendisidir…
Siyasi tercih belirtirken din temalı sloganlar ile yola çıkılamaz, kimsenin tekelinde değildir, insanlığın mukaddes malıdır… Nasıl ki “Biz olmasaydık İslamiyet de bu kadar yayılmazdı” diyenlerin ilmi enaniyetleri hazin sonlarını getirdi, öyle de “Din bizden sorulur”la başlanılan her şeyin dinini muhafazada güçlük çekecek duruma geldiği haller gözden kaçmamalı… Çünkü “Dini bizim partiden başkası koruyamaz” hevesi arka planda İslamiyet aşkı değil nefis aşkının fazlalığını gösterir...
Bir tehlikeli durum da siyasetteki ubudiyet hali, yani kulluğumuzu hangi şuurda yapacağız meselesi…
Parti tüzüğümüze göre mi yoksa değişmez tüzüğümüze göre mi…
Liderimizi mi dinleyeceğiz bazı kanunların görmezden gelirken ya da değişmez hükümlerden taviz vermeden ceketimizi alıp gidecek miyiz…
Kulluk her dairede ve şartta dine hizmettir…
O yüzden insanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmetini ve gayesinin Yaratanı tanımak ve ona ibadet etmektir, her mümin buna çalışır ve hedefi gayesi budur…
Ve eğer mümkün ise siyaseti de bu gayeye alete etmenin önünde bir engel yoktur…
Bediüzzaman, bu konuda şu hükmü verir:
"Hakiki dindar ise, 'Bütün kâinatın en büyük gayesi ubudiyet-i insaniyedir' diye siyasete, aşk-ı merak ile değil, ikinci üçüncü mertebede onu dine ve hakikata âlet etmeye-eğer mümkünse-çalışabilir." "Hakiki dindar" için "birinci mertebe"de önemli iş, kulluğudur...
Yani doğruya doğru, yanlışa yanlış demek boynumuzun borcudur...
Aksi durumda menfaate dayalı doğrular ve yanlışlar “İşte gerçek zulüm budur ve muhakkak ki insan zalimdir” haberinin dehşetini söyler ve bu hal de Allah’a sığınılacak bir durumdur...
Yani siyasetin şerrindan Allah’a sığınmak sadece siyasi mecrada olacak bir iş değildir…
Her durumda; siyasi olsun ya da olmasın Hakk’ı Hak batılı batıl görmek, tefrit ve ifrattan kaçınmak, iki aşırı uçta da bulunmamak ölçümüz olmalıdır…
O yüzden siyasi karakterlerin her herhangi bir cemaat ya da tarikat mensubu olmasından öte takınması gereken hal ve tercih edilir olması gereken durum siyasi ehliyeti, sadakati ve ihlasıdır…
Kısacası, bir ehl-i din siyasete girse, yalnız kendi namına girebilir…
"Din" namına, "Hakk’a hizmet" namına girdiğini söyleyemez…
Velev ki niyeti bu olsun!