O eski acılar yok, nasıl olsunlar?
O eski aşklar yok, nasıl olsunlar?
O eski yaşamalar yok, nasıl olsunlar?
O eski bahaneler yok, nasıl olsunlar?
O eski hastalıklar yok, nasıl olsunlar?
O eski incelikler yok, nasıl olsunlar?
O eski adamlar yok, nasıl olsunlar?
O eski kadınlar yok, nasıl olsunlar?
O eski dünya yok, nasıl olsun?
O eski eskiler yok, nasıl olsun?
An bir sızıdır çünkü tutulmaz, yakar.
Yani artık ne Attila İlhan olacak ne de ‘sevmek kimi zaman rezilce korkuludur’ söylenecek.
Yani artık ne Ahmet Muhip Dranas olacak ne de ‘söylenmemiş aşkın güzelliğiyledir’ yaşanacak.
Yani artık ne Behçet Necatigil olacak ne de ‘beni bana gösterecek lambamdı, almışlar.’ çalınacak.
Yani artık ne Cemal Süreya olacak ne de ‘kim istemez mutlu olmayıama mutsuzluğa da var mısın?’ kabullenilecek.
Yani artık ne o şairler olacak ne de o şiirler.
Kelebeğin Rüyası izlenecek, Rüştü Onur-Muzaffer Tayyip Uslu olmak istenecek. Her ne kadar ölümle bu kadar erken tanışmış olsalar da.
Kelebeğin Rüyası izlenecek, iki şairi kendine âşık eden o tatlı şey olmak istenecek. Ya da ölüm korkusundan bir aşkı çıkaran Mediha olmak istenecek.
Kim istemez ki hem, her gün onlarca kez kullanılan kelimelerden dünyalar yapmak. İsteyecekler, ‘Diyecekler ki arkamdanBen öldükten sonraO, yalnız şiir yazardıVe yağmurlu gecelerdeElleri cebinde gezerdiYazık diyecekHatıra defterimi okuyanNe talihsiz adammışİmanı gevremiş parasızlıktan’ diyebilmek.
Ve her şey geçti. Ve her şey bitti. İşte bu yüzden güzel, bu yüzden istenir. Oysa bir güzel ‘an’a tüm bu dizeleri, tüm bu hikâyeleri yakıp yıkacak insanlar biliyorum. Saydım bir kaçını. Sayamadığım birçoklarından özür dilerim.
‘Benim sevgili şairlerim,
bilseler biraz sizi, acılarınızı, aşklarınızı, yaşamalarınızı, bahanelerinizi, hastalıklarınızı, inceliklerinizi, dünyanızı. bir bilseler
kimseler anmaz anma gününüzde, dahi. ’