Küçük bahçelerine mütevazı kapılardan girilen, en fazla iki katlı Adapazarı evlerinin sokağa bakan pencereleri önünde dizi dizi gül şerbeti şişeleri de, yıldız çiçekleri de, cumartesi pazar kapı önünde pilav döner komposto sünnet düğünleri de, Uzunkum’da çimen çınar yeşillikleri, küçük rüzgarlarla kıpırdayan gölü mavilendiren güneşli günler de hatırlıyorum ama çocukluğumun asıl Adapazarı resmi, yapışkan bir rutubetin insanın içine işlediği, karanlık, dar, şimdiki nostalji meraklılarının Arnavut kaldırımı zannettiği, aslında parke taşla döşeli sokaklarında bekçi düdükleri ve soba dumanıyla isli akşamlarıdır.
İsli akşamlar ve Booooza Kaymaaaaak sesleri. Sabahına da illa yağmur. Göçmenevler hizası mıdır, Hızırtepe’nin hemen altından, şimdi Orman Park falan, oralardan Donatım’a kadar, kavaklar, kavaklar, kavaklar su içinde, spor salonunun karşısında yine iki katlı, ama zengince bir ev, abus, suskun, sarı boya daima, bacasında leylekler, senelerce aynı bacada, ayakları su içinde kavaklar ve kavaklar yukarı yağmur aşağı bir dünya. Adapazarı. Necip Fazıl, Trabzon’da, “Bu yağmur, bu yağmur, bu kıldan ince, nefesten yumuşak yağan bu yağmur…” diye başlayan meşhur şiirini yazmış olmasaydı, kim bilir, bir Adapazarlı, yağmurlu bir şiir yazabilirdi. Demode ve mesnetsiz “taşra” tartışmasında Fahri Tuna üzerinden “Alın başınıza çalın o çok sevdiğiniz Adapazarınızı” diye taşranın kasvetli, iç karartıcı, kapalı dünyasını tenkit eden Selahaddin Şimşek muhtemelen.
Yeni Adapazarlı yazarlarımız Sakarya diye yazıyor ama Sakarya’dan değil, Adapazarı’ndan hatırladığım, neşeli birkaç resimden biri, yola yakın bir masada, Orhan Amcam gelmiş, Eskişehir’den değil daha, demek ki 79’dan önce, çünkü 1979’da Şair Fuzuli Caddesi üzerindeki iki göz odalı bir Eskişehir evinde, kış, diz boyu kar var, Adalar’da, Adalar dediğim de, Porsuk kenarı, İstanbul Adaları değil, yürüyeceğiz, üçümüz, rahmetli Sabahat Yengem daha üst kat komşusu amcamın, demek nişanlı değiller, belki Ankara’dan babaannem, dedem, halam gelmişti, Sarı Durak’ta bekliyorum, trenden inip, Çark’ın üzerindeki köprüyü geçip gelecekler. Taşra benim için Ankara’dan babaannemlerin, Ereğli’den küçük amcamın, Eskişehir’den büyük amcamın gelmesini beklemek demekti biraz da.
O gün, Şemsiyeli Park’ta, 80 öncesidir, anarşi başlamamış daha, güneşli bir günde, bir şemsiyenin altında oturmuştuk. Gazoz içtiğimi hatırlıyorum. Dedem “Nuri”den leblebi şekeri almıştır. İlk iş Uzunçarşı’ya çıkılır ve “Nuri”den leblebi şekeri alınırdı. “Bunu daha iyi yapan Türkiye’de başka bir yer yok” denirdi. Akşam da yemekte yahut ben Lojmanlar’daki fırından sıcak sıcak ikili bir tava ekmeğini getiririm kahvaltıya, “Bu ekmek hiçbir yerde yok” diye söylenecektir mutlaka.
Şehirler, önce leblebi şekeri, ekmek, park, dükkandır, esnaftır belediye başkanlarım, yollar, kaldırımlar, sokak lambaları, belediye otobüsleri değil.
Şemsiyeli Park, Bulvar’ın Gümrükönü tarafında, Atatürk’ün yanında kocaman bir 50 yazan heykelin olduğu, ortasında bir yerde, köprü ayakları şeklindeki takın üzerinde Mavi Tren maketinin bulunduğu Bulvar’ın sonunda, sağdadır. Masaların üzerinde renkli şemsiyeler hepsi. Şimdi olsa hiç birimizin beğenmeyeceği şemsiyeler belki ama geçmişte kalana duyulan hasret kontenjanından muteber safına sabit kalemle kayıtlıdırlar.
Şemsiyeli Park’ı rahmetli Ünal Ozan yaptı yeniden. Tek tek şemsiyeler yerine, ortası biraz yükseltilmiş mekanın tamamını bütün bir naylon tenteyle kapatıverdi. Tıpkı Uzunçarşı gibi. Ve Şemsiyeli Park, müstakil, mütevazı, küçük nefesler alan ruhunu teslim etti, zalım park müteahhidine.
Dünya görmemiş, cahil, zevksiz inşatçılar, müteahhitler, en az kendileri kadar kaba, kitap okumamış, şiir sevmeyen, yeni olsun da nasıl olursa olsun diye düşünen, mutfaktaki kararmış bakır tencerelerini gidip parlak ve kalay istemeyen alüminyumla değiştiren zavallı zihniyetin çocukları, sadece Adapazarı’nı değil, taşranın birçok güzelim kasabasını kent yapıyoruz diyerek talan ettiler.
Zeki Toçoğlu yeniden açılacağını söylüyor Şemsiyeli Park’ın. İşgalden kurtarılmış, bir Mado kalmış, o niye kalmış tartışması var. Kalsın. Ben o eski şemsiyenin yerine kim bilir hangi marka yeni şemsiyenin altında, 35 sene sonra tekrar bir gazoz içeyim, emekli öğretmenler 50 kuruşa bir bardak çay içebilsin de, varsın parası olan 5 kaadı bastırıp fıstıklı Maraş dondurması yesin az ötede.
Şehirler için önemli olan, kimin kayırıldığı ya da kayırılmadığı değil, nihayet biri, o değilse öbürü alıp işletecek o dükkanı, önemli olan, hatıraların ortak mekanlarının yaşatılıp yaşatılamadığıdır.
Darısı Uzunçarşı’nın başına. Tabii, tasarımı ve uygulaması ehline bırakılacaksa! Zeki Başkan sanırım, bir şemsiyenin bile nasıl hatırlandığının, başkanları da nasıl hatırlattığının farkındadır.
Aktivist Süleyman Gündüz’e not:
Milletvekili iken acımasızca eleştirdiğim Süleyman Gündüz, “Aliya bir kitle heykeltıraşıdır!” demiş. Güzel laflar var konuşmasında. “Yeryüzünün öğretmeni olabilmek için gökyüzünün öğrencisi olmak gerektiğini söyleyen Aliya” gibi. Sanırım o cümle de Aliya’ya ait. O kısmı beni ilgilendirmez ama “O bir kitle heykeltıraşıdır'' cümlesi rahmetli Selahaddin Şimşek’e aittir ve “Aliya” için değil “Malcolm X” için yazılmıştır. Telif hakkına riayet aramızda olmayanlar için daha da dikkat edilmesi gereken bir incelik meselesidir. En çok da “alıntı yapacak kadar çok” sevenleri dikkat etmelidir buna. Siz rahmetliyi anarak söylediniz de belediye basını böyle uygun gördüyse, bu notu sizin masanızdan alıp onların masasına koyacağımı biliyorsunuz zaten. Sevgi ve selamlarımla.