Sanılanın aksine hiç mi hiç girmek istemediğim bir meseledir Selahaddin Şimşek meselesi. Kardeşlerim bilirler, sevgili Necmettin Şimşek de şahittir, el yazısı defterlerinin ve kitaplarının tasnifi için arkadaşlarım evinde çalışırken, bahçede, tabutunun içinde yüzünü son kez gördüğüm incir ağacının yanında beklemeyi tercih ettim. Ah, nasıl anlatılabilir ki “karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak” duygusu. Bir de Hazreti Mevlana ve Hazreti Şems ilişkisini anlamamızı bekliyorlar değil mi? Ne hazin! Neyi anladık ki, bunu anlayalım!
Ben aynı aymazlıkla soruyorum, neden Sakarya Üniversitesi’nde bir “Selahaddin Şimşek Düşünce Enstitüsü”, bir “Ş. Fikir Klübü” yoktur diye? Neden Edebiyat Fakültemiz Selahaddin Şimşek’in el yazısı defterlerini, altını çize çize okuduğu kitapları özel bir bölümde saklamaz, bir “Ş Kitaplığı” açmaz? Neden Sakarya Büyükşehir Belediyesi, Adapazarı Belediyesi bir “Ş. Kültür Sanat Fikir Ödülü” ihdas etmez, ödül törenine “arkadaş”ı cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’ü çağırmaz, Selahaddin Şimşek adına bir “Düşünce Sempozyumu” düzenlemez, gelenekselleştirmez? Özdeyişlerini neden kent müzesinde, belediyelerin koridorlarında tablolaştırmaz, sergilemez? Neden, Selahaddin Şimşek için anma kitapları mıdır, paneller midir, film yarışmaları mıdır, düşünmez, projelendirmez, bütçe ayırmaz? Selahaddin Şimşek’in arkadaşları, öğrencileri “nasıl” muktedir olduklarını neden ve “neden” muktedir olduklarını nasıl unuturlar?
Sakarya Üniversitesi’ne Selahaddin Şimşek hatırasına elle tutulur bir şey yapmadığı halde gidip Necati Mert’e fahri doktora cübbesi giydiriyor diye neden kızıyorum? Bunu niye bu kadar dert ettiğimi merak ediyor musunuz? Hazreti Mevlana “Aşk davadır. Cefa da şahidi. Şahit yoksa dava düşer!” diyor. “Ş.” ya da Selahaddin Şimşek’i ve “meselesi”ni anlamak, çektiğimiz acının, ahlak ve zarafet tahsil etmeye kalkanların düşürüldüğü acınası durumları, gözyaşı yerine ter öneren inanmış adamları, hem aşk hem dava hem de cefa sahibi olanları anlamış olduğumuzun tam sayfa ilanıdır. Rüşvetin, goygoyun, hayhayın, eğilmenin, yalanın, yalama olmanın basorinli zamkıyla mabadımızı yapıştırdığımız koltuklarımızda rahat rahat oturmaktansa Selahaddin Şimşek soy manevi büyüklerin huzurunda ayakta kalmak daha şerefli değil mi?
Sert mi oldu? Elhamdülillah! Onu da sert buluyordunuz. Sert! “Kat’i” söylemeyi “sert” söylemekle karıştırıyoruz. “Kat’i” olanı “katı” olanla karıştırıyoruz. Tanıdığım en zarif, en nazik, en görgülü, en duygulu adama “sert” deyip çıktık. O da bize “Odunu sert çağa keskin balta gerek” demişti. Hak etmiştik. O yıllarda şimdikinden çok daha “odun” olduğumuzu kabul edelim. Biraz yontulduk, o kadar. Her başarılı, aydın, zengin, etkili adam “kesin mason”du o yıllarda, şimdi de Sabetay. Sanki çocuğunun 5 yaşında piyano dersi almasını, 2 yabancı dil öğrenmesini masonlar engelledi bizim hafızın, sanki çocuklarımız okuduğu ayetin anlamını masonlar yüzünden öğrenemiyor hala. Yontulduk elbette. Sakallarımız gitti, bıyıklarımız, marka takım elbiselere alıştık, pahalı arabalara, bankalara… Kadınlarımızın kılık kıyafet özgürlüğü “lök” gibi ortada duruyor ama hala. (Necati Mert de “Acaba katılır mıydı protestolara?” diye nasıl da suret-i haktan soruyor. Katılmazdı! Başka türlü organize eder, örgütler, biçimlendirirdi. Sonuç alırdı. Sonuç vermeyenlerin maskesini yırtardı. Örnekleri var ama elbette haberiniz yok.) Hala “Müminin yitik malı ilim”… Hala “ahlaksız” batı üretiyor, biz kullanıyoruz. Bedelini de yüz milyarlarca lira borçlanarak! Selahaddin Şimşek, “Ölçüleri yanlış olanların bütün ölçümleri yanlıştır” derken bugün içinde boğulacağımız dünyevileşmeyi mi kast ediyordu acaba? Aşki Hazretlerinin dediği “Diniküm, Dinariküm”e geleceğimizden mi korkmuştu?
Yaşasaydı ne derdi? Bana, sana, yaşadıklarımıza? Dünyaya, bu ülkeye, Adapazarına, kahvedekilere, müslümanlara? Dediklerini ne kadar tutabilirdim bugün? Ne kadar anlaşabilirdik? Eskisi gibi olur muydu ilişkimiz?
Bunu anlayabilmek için 70’lerin, 80’lerin, 90’ların Türkiye’sini, Adapazarı’nı hatırlamak gerekecek. “Çalışması lazım, böyle olmaz” diyen müslüman ve okur yazar bir dostuna bunu söyleten zaaf neydi düşünmek gerekecek. Dergide yayınlayacağı arka kapak posterleri için önce tanesine 1.500 deyip sonra 1.000 demiştik diyen sonra da kapalı zarfla tanesine 500 lira gönderen, o zarfı aynen iade ettiği arkadaşına sormak gerekecek. Hayata beraber başladığı dostlarıyla bir bir ayrılan yolların şimdi nereye çıktığına bakmak gerekecek. Mesela özdeyiş yazarak geçinmeye kalkmanın nasıl bir suç olarak algılandığını sormak gerekecek. Neden çalışmamıştı bir reklam ajansında, sabah sekiz akşam beş? Neden meşhur kara çarşaflı bir kadının çok satan dergisi, posterleri alırdık ama kocama minibüs aldık daha yeni, paramız kalmadı, demişti? Neden sürekli din-siyaset-toplum-kültür-ahlak-para ilişkisinde uyarmıştı bizi. Bugün en başarılı siyasal organizasyonumuz en başarılı sivil örgütlenmemizle koç başı gibi neden vuruşmaktadır? Sormak gerekecek. Düşünmek gerekecek. Yüzleşmek gerekecek.
Necati Mert’in yazılarını okur, beğenir, geçerim. Beni ilgilendiren yazılarının değeri değil, yazarlığını pazarlama biçimi. Bu pazarlama faaliyeti içinde Selahaddin “Ağabeyim”i “Salahaddin” yapmaya kalkması. O’nu anlatıyor gibi yapıp kendi kronolojisini aklaması, ideolojisini sürdürmesi. Yoksa fahri cübbesi benim ilgi alanıma girmiyor. 160 üniversitede o cübbenin gerçeğini giyen kim bilir kaç bin profesör var, hiç mesele ediyor muyuz Allahaşkına? 160 üniversiteden dünya ayarında 160 profesör çıkaramamış Türkiye’nin dünya çapında değer görecek bir “Selahaddin”i vardı, onu anlamadık, dediğim budur!
Yoksa “karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak duygusu”nu size anlatmaya kalktığımı sanmayınız, ey Selahaddin Şimşek’in çok sevdiği şiirin nakaratındaki dostlarım: "Şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin… Kaypak ilgilerin insanı, zarif ihanetlerin / Şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin… Bozuk paraların insanı, sivilcelerin / Şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin… Pahalı zevklerin insanı, ucuz cesaretlerin…"
