Açık Sokak’tan ilginç Portreler

Değirmenden batıya Eski Ozanlarla İpkoparan’ı birbirine bağlayan -birbirinden ayıran da diyebiliriz- Açık sokak vardır. Sağdan ilk ayrılan sokak, rakımı sanırım bir iki metre kadar aşağıdaydı, çukur sokaktır (resmi adı: Kuytu sokak), hatta Ozanlar Türkçesiyle ‘Çukur mahalle’. Burada oturanlardan hatırımda en çok kalan iki kişi; Muharrem-Sabahattin Çakır kardeşlerdi. Dip sokak-Açık sokak-Kuytu sokak kesişme noktasında ise Bakkal Ahmet amca vardı. Tek katlı evinin bitişiğiydi bakkalı, bir odası diyelim. O zamanlar ellili yaşlarda, zayıf, orta boylu, hafif belirgin burunlu, ince zayıf, kuru uzunca yüzlü, sert bakışlı bir amcamızdı Ahmet amca. Herkes ona ‘Laz bakkal’ derdi. O zaman bakkallar sahibinin adıyla anılırdı: Necmettin bakkal, Recep bakkal, Ulvi bakkal, Şaban bakkal, Aziz bakkal, Tahsin bakkal, Orhan bakkaldı meselâ Ozanlar’dakiler.

Hiçbir CHP’liye Sigara Satmamış Adam: Laz Bakkal Ahmet Amca
Lâkabı ‘Laz bakkal’ olan Ahmet amca ilginç bir adamdı. Gerçekten Laz mıydı bilemiyorum; ama Karadeniz yüzü ve şivesi vardı, onu biliyorum. Sanırım Rizeliydi. Şivesi Trabzon’dan çok Rize’yi andırıyordu. Sigara almaya giden Galli Osman’a (Başkurt) ‘Bu pohyiyende şeçer tadı mi vardur nedur, ne çok seveyisunuz!’ dediği rivayet edilir. Ahmet amca koyu – koyu ne kelime ölümüne- Demirelci’ydi. Ben ömrümde –Süleyman beyi de tanıdım, o bile o kadar değildi- Laz bakkal kadar koyu Demirelci görmedim. O kadar Adalet Partili, sonraları o kadar Doğruyolcu’ydu. Hayatını da ona göre düzenliyordu. 1978-79 seneleri: Ecevit, AP’den ‘Güneş Motel’de ayarttığı, 8’ini bakan yaptığı 11 üçkağıtçı milletvekili desteğiyle hükümeti kurmuş. Enflasyon patlamış, terör az(dırıl)mış, yokluk kıtlık kol geziyor. En çok da sigara, tüp gaz, nebati yağ (sana yağı denirdi kısaca) kıtlığı çekiliyor. Kuyruklar kuyruklar kuyruklar; kuyrukta tanışıp evlenenler bile var. Bilenler bilir, ben sigara içmem, üstelik düşmanıyım da. Ama bazen aynı öğrenci evinde kaldığımız Ferhat ağbi (Denizli- Acıpayamlı) ve Sezai ağbi (Bursa- Yenişehirli) gönderirlerdi sigara almaya Laz bakkala. Ahmet amca önce şöyle derinden bir süzer.
Sağcı olup olmadığınızı zihin defterinden kontrol eder, sonra çıkartır verirdi Samsun’u veya Maltepe’yi. Yahut Sana yağını. Hiç bir CHP’liye sigara, yağ, tüp verdiğini tarih yazmamıştır. Samimi bir insandı, iyi bir insandı Ahmet amca. Sadece siyasi inançlarını hayat tarzı şekline dönüştürmesi belki aşırıydı. Mahallemizin rengiydi o.

Üç Tekerlekli Motosikleti İle Dünyaya Yardım Eden Salih Dayı
Açık sokağın soldan dip sokakla kesiştiği noktadan önceki son ev – benim kahramanlarımdan – rahmetli İbrahim Alkan’ın eviydi. İçeride ise ikinci bir evleri vardı ki, eşimin uzaktan akrabası Salih dayı oturuyordu. Salih dayı da hayatta görüp görebileceğim en becerikli, en yardımsever, en iyi insanların başında gelir. Üç tekerlekli motosikleti ile evini geçindiren Salih Sönmez’in becerisinin zirvesini anlatmak bakımından yazıyorum: Denizi görmeden kayık yapan adamdır o! Bütün garibanlığına ve çilekeşliğine rağmen inanılmaz gönlü zengin adamdır o; herkesin ocağını, fırınını, musluğunu, kapısını o tamir eder, beş kuruş ücret almadan üstelik. Gençliğinde Hayrettin Uysal’ın peşinde koştuğu günlerin acısını, kalan ömründe Necmettin Erbakan’ı destekleyerek çıkarttığını söyler. Herkese, her akrabaya, her komşuya faydası olan birisidir Salih dayı. Lâkabı Kaynarca Sarıbeyli’den olduğu için ‘Kandıralı İsmail ağbi’dir. Eşi Feriha yenge ise bir diğer kahramanlarımdandır benim. İnanılmaz güzel Boşnak böreği yapar. Karakamışlıdır, aslen Kınalı (Makedonya-Manastır’ın Yunanistan sınırındaki ova köyünden) muhaciridir. İnanılmaz becerikli, misafirperver ve cömerttir.

Âh Makbule Teyze; Gözlerinden Bütün Balkanların Hüznü Okunuyordu Senin
Feriha yengemin annesi Makbule teyzemizdi; bir kırk beş boyunda ya vardı ya yoktu, biz yirmimizdeyken seksen senesinde, o altmışında filandı. Ufak tefek çelimsiz biriydi. Zayıf kuru beyaz muhacir yüzlü biriydi, hafif kırmızı tenliydi galiba. Hep hastaydı, karnı ağrırdı, Feriha yenge baktı ona senelerce desem yanılmam. Çok sık karşılaşır dertleşirdik. Kınalı muhaciriydi. Yedi yaşındayken göç etmek zorunda kaldıkları (muhtemelen 1920’ler) Kınalı köyünü anlatırdı zaman zaman bana. En çok bana, zira benden başka dinleyen olmazdı onu, anlattıklarını. Anlatırken altmış yaşlarından on üç on dört yaşlarındaki genç kız bakışlarına, sevinçlerine, umutlarına dönerdi gözleri. Ovadaymış beş yüz haneli köyleri, öyle az buz değil Adapazarı Ovası kadarmış. Köyün nüfusu beş binden fazlaymış o zamanlar. Öz be öz Müslüman, öz be öz Türk köyüymüş. Manastır’a on yedi kilometre mesafedelermiş. ‘Geceleri ışıl ışıl yanardı Manastır ve biz uzaktan Manastır’a bakar, anlatılan masallara dalar uyur giderdik’ diye anlatırdı bana. Gönlüne hasret çöker, sesi buğulanır, gözleri dolardı anlatırken. Dayanamaz, ben de ağlardım.

Makbule Teyze Benim Beş Yüz Yıllık Dava Arkadaşımdı
Makbule teyze benim için, beş yüz yıl hüküm sürdüğümüz Balkanlar’dan atılış hikâyemizin canlı tanığıydı; o acıyı, göçü, hüznü bakışlarından tümüyle okuyabiliyordum. O benim hüzün arkadaşımdı, o benim hicran arkadaşımdı, o benim ağlama arkadaşımdı. Yirmi yıl kadar sonra -nasip oldu- Manastır’a ilk gidişimde Kınalı köyünü buldum, Makbule teyzenin anlattığı resim tablosu gibi aynen doğruydu; artık yetmiş beş haneli bir Makedon/Hıristiyan köyüne dönen Kınalı’da sadece üç hane Müslüman Türk vardı, camimizin çatısı çökmüş, minaresi haraptı; keçilerin koyunların barınağıydı artık. Bir medeniyetin sırtı -güreşteki tabirle- tümüyle yere yapış(tırıl)mıştı. Gözlerimde yaş, dilimde dualarla dolaşmıştım Kınalı mezarlığını. Sonraki yıllarda en az on kere daha gittim Kınalı’ya. Her seferinde orada kalanlara, göçenlere rahmetler, Fatihalar gönderdim. Çoğu Adapazarı’na yerleşmiş Kınalı göçmenleri (ne acıdır ki çok büyük bölümü de Kınalı’yı hafızalarından, hatıralarından ve gönüllerinden silmişler.) ve hayırseverlerce ayağa kaldırılmış gördüm camiyi, 2013 ramazanındaki gidişimde; hafız arkadaşlarımızla (Hafız Hasan Çolak, Hafız Suat Tekeoğlu, Hafız Dr. Abdullah Uysal’ın nefis tilavetleriyle) mahcup, metruk, mahzun Kınalı Camii’nin altı asırlık kavuşmasına, vuslatına şahit oldum adeta. Tekrar Makbule teyzemi hatırladım, Fatihalarla. O minicik gözlerindeki kocaman sevgisini, hasretini, hüznünü hatırladım yeniden.

Neşeli Bir Aile: Bakkal Selahattin Akın Ailesi
Açık sokaktan ilerlemeye devam ediyoruz; Dip sokak kesişmesinden üç dört ev sonra solda Bakkal Selahattin amcanın evi vardı. Yani -bizimkilerin tabiriyle- Selahattin dayının. Selahattin Akın, Karaağaçdibi’nde ana cadde üzerinde, Baldan Birlik’ten Kocatepe’ye gidilirken sağ yüzde bakkallık yapıyordu o yıllarda. Adeta -sonranın- hiper marketi gibiydi. Dönemine göre hem büyük hem de çok iş yapan. Adapazarı’nı Yunan İşgalinden kurtaran milli çetelerden Halit Mollanın (Akın) sağ kolu, kardeşi, silah arkadaşı Zekeriya Akın’ın oğluydu. Ağabeyi Mehmet’in oğlu ise tanınmış fabrikatör Fethi Akın’dır. Uzun boylu, neşeli, şen şakrak, hayatı yaşamayı seven biriydi -bizimkilerin- Selahattin dayısı. Selahattin Akın’ın babaannesi kayınpederimin evinden olduğu için ‘dayı’ diyorlardı ona. Kendisi gibi Sıraköy’ünden Behice abla ile evliydi. Behice abla da Halit Molla’nın yakın silah arkadaşı Muhtar Halit’in kızıydı zaten. Beş çocukları vardı: Yaşar, Leman (ki amcam Bakkal Aziz’in gelinidir) Halit, Süheyla, Hülya. Yaşar ağbi ile Halit, baba işyerini zamanla çekirdekçi dükkanına çevirdiler. Eczacılık sektörüne taflan yaprağı satışı dahil bir çok yenilik ve değişiklik denediler. Başarılı da gidiyorlar maşallah. Bana ‘Senin Behice’ derler, kızı dahil. Zira çok severim Behice ablamı. Gani gönüllü, altın kalpli, yardımsever, fedakar, inançlı, ağzı dualı bir Osmanlı kadınıdır. Yakın arkadaşlarımdan Nadir Gürel’in de halasıdır. Yıllar önce Halit Molla Sergisi hazırlarken bana çok fotoğraf ve bilgi katkısında bulunmuştu, Allah razı olsun. Onu Çanakkale’ye götürme sözü vermiştim, inşallah tutamadan ölmem. Renkli, canlı, neşeli, boğazına düşkün, başarılı bir ailedir Selahattin Akın ailesi.

Hem Ozanlar’ın hem İpkoparan’ın Sevdiği Aile: Bankacı Hüsnü Amcalar
Bilenler bilir; Açık sokaktan sağa sandalye atölyesi çıkmazı vardı eskiden; çıkmaz bir sokağın bitiminde üç beş kişinin çalıştığı bir sandalye imalathanesi vardı. Kimin olduğunu hatırlamam. Ama sokak afili sokaktı; girdin mi sağda Hafız Fevzi hoca (Yıldırım) otururdu. Karşısında da Müezzin Necati ağbi. Hafız Necati ağbiden bir önceki ev ise Bankacı Hüsnü amcanın eviydi. O aileye hep ‘Bankacı Hüsnüler’ denirdi. Hüsnü amca aslen Kayrancık manavıydı. Üç oğlu vardı: biri bizimle akran Hüsnü, bir küçüğü Naci, bir küçüğü de Faruk. Hüsnü Gürpınar inşaat mühendisidir; hâlen de Sakarya İnşaat Mühendisleri Odası Başkanı’dır. Son altı yedi yıldır şehirde rantçıların siyasileri kullanarak fırsat elde etmesinin önündeki en yiğit ses (neredeyse tek yiğit) sivil toplum örgütünün başkanıdır. Kardeşi Naci emekli banka müdürüdür; çalışkan gayretli dürüst istikrarlı bir kişiliktir. En küçükleri Faruk da makine mühendisidir. Kısacası ‘Bankacı Hüsnü Amcalar’ yani Gürpınar ailesi hem Eski Ozanlar’ın hem de İpkoparan’ın ortaklaşa kabul ettiği ve sevdiği iyi ailelerdendir.

İktisadın Kitabını Yazan Aile; Bakkal Aziz Okçu Ailesi
Açık sokağa devam ediyoruz; Alaca sokağın tam karşısındaki ev Aziz Bakkal’ın eviydi. Aziz Bakkal (Okçu) büyükbabamla kardeş torunuydu. Otuz haneli köyümüzü kuran dört haneli Okçu ailesindendi. 1934’te soyadı kanunu çıkınca, asırlardır Okçuoğlu olan aile lakabımızdan, onları Okçu, bizleri Tuna ve Tunca yapmışlardı. İsmail ve Aziz adındaki iki kardeşle, kapı bir komşu amca oğullarıydık. Aile düşünmüş taşınmış, Aziz amcamın şehre göçmesine karar vermiş; biri beş (öğretmen Hilmi) biri de yedi yaşında (Ruhiye) iki çocuğuyla eşini (Hakime Anam) almış İpkoparan’a yerleşmiş, sene muhtemelen 1958, Adil sokak üzerinde bakkallık eylemiş. Aziz amcam her bayram elini öptüğüm, çok iyi bir insandı. Tevekkeli (tevekküllü), temiz, dürüst, ağırbaşlı, misafirperver bir adamdı. Hakime anayla birlikte iktisat dersi verdiler bir ömür anlayana. Tasarrufun, yatırımın kitabını yazdılar. On beş senede ikişer katlı dört ev sahibi oldular. Sırt sırta vermenin, israftan kaçınmanın, mevcut şartları iyi değerlendirmenin örneğini oluşturdular. Anne-babanın bu özelliğini Allah’ı var Hilmi ağbim de sürdürdü. Ozanlar Lisesinde çeyrek aşırı aşkın Tarih öğretmenliği yapan ve lakabı öğrencileri arasında ‘Baba Hilmi’ olan ağbim, dengenin, tevazuun, tarafsızlığın, sağlıklı yaşamanın, her öğrenciye, her komşuya, her insana aynı mesafede davranmanın kitabını yazdı. Bakkal Selahattin Akın’ın büyük kızı olan gelinimiz Leman yenge ise daha hayat dolu, daha yardımsever ve daha cana yakın bir portre çizdi. Yeğenlerimiz Aykut –ki örnek bir Türk gencidir- Matematikçiliği seçti, memur şimdi, Melike ise İngilizce öğretmenidir İstanbul’da. Örnek, prototip bir ailedirler. Biri Dip sokak sonunda/çıkmazında, biri bakkalın üstünde, biri Açık sokak biri de Adil sokağın sonlarında dört evi vardı amcamın. Bazen takılırdım, ‘amca biraz daha tasarruf etseymişsin, tek başına bir sokak kuracakmışsın az daha’ diye, cevap verirdi: ‘Hakime ananla sırt sırta verip başardık her şeyi. Karı koca aynı yere vurmalı hayatta!’

Selamet Blokları, Ulucamii, İsmi Hoca
Açık sokağın sonuna gelindiğinde ilginç bir yere gelmiş olursunuz; semtin halk arasındaki adı Selamet Blokları, caminin adı da Ulucamii’dir. On beş kadar apartmandan, her apartmanda yirmi haneden, yaklaşık üç yüz hane, bin kadar nüfustan oluşan bu grup, Fevzi Nalbant’ın kendine has bir statü ile ürettiği bir evlerde oturuyorlardı. Dindar bir grup olduğu için 1970’li yıllarının Milli Selamet Partisi’ne nazire olsun diye halk ‘Selamet Blokları’ dedi oraya. Gerek orada oturanlar, gerekse İpkoparan halkı bir araya gelerek büyükçe bir cami yaptılar, ne hikmetse de adını Ulu camii koydular. Önceleri Malatyalı bir hafız vardı imam olarak, Hafız Mehmet Ali Sarıbaş. Seksenlerin sonlarına doğru İsmi dayım geldi imam olarak. İsmi Erdoğan (ismi İsmi’dir) Hamzalar köyünden büyükbabamın dayısının torunudur. Yani sanıyla şanıyla Manavoğlu Salih hocanın torunudur İsmi dayım. Dedesi Salih hoca, Selanik Hareket Ordusunun 1908 Babıali baskını/darbesinde İstanbul Fatih’te medrese öğrencisidir. Bütün öğrenciler gibi canını zor kurtaranlardandır. İsmi dayım, hatırladığım 1969 yılı Adapazarı İHL mezunudur. Önce Eşme’de, sonra uzun yıllar Kaynarca Eski camide imam-hatiplik yaptı. Tipik bir Manav’dır; akyavaş, dengeli, her türlü fevrilikten uzak, herkesle iyi geçinen, dinine vatanına devletine milletine bağlı, kokmaz bulaşmaz bir karakter. En az yirmi sene Ulucamii’de imamlık yaptı dayım. Bir denge abidesi, güleryüz, tatlı dil timsali olarak. Emekli olunca köyüne, baba evinin üst yanına ev yaptı yerleşti. Orada sürdürüyor artık hayatını…