Hayat çok şey alıp götürüyor sanki. Her nefesin bir bedeli varmışçasına. Sebebini bilmediğimiz suçların kefaletleri ödeniyor ödenmesine ama bazen çok koyuyor. Sormak istiyor insan ama muhatap bulamıyor iç kemiren sorulara?

Elinde yoğurt olup, ayran yapamayacak tıynet ve zekaya sahip kişilerin, elleri, yüzleri beyaza bulanmışken, ne yoğurt ne de mecal bulabilen canlar, yürekler serinlemek için yaz günü yağmur bekliyor işte… O yağmur yağsa bile dışarı çıkmak bin bir izin gerektiriyor nedense…

Bu yüzden küstürüyor hayat… Sen yeter ki benden bir şey alma ben de nefes almam dedirtiyor ama nereye kadar. Mızıkçılık hakkı kullanılıyor sadece. Tutulan nefes bırakılıyor. Ve annesinden sopa yediği halde anne diye ağlayan çocuk misali hayatın eteklerine sığınılıyor…

Ardından çıkmaz sokağa atanmış gişe memurunun bekleyişi gibi bekliyoruz umudu. Kendimize vazife biliyoruz beklemeyi. Çünkü vazife kutsaldır, emir kutsaldır…Ama kimse gelmiyor. Gelenler olsa bile keskin bir “u” dönüşüyle geri gidiyorlar. Haklılar, bu gişeden geçip duvara çarpacakları aşikâr…

Bu yüzden işten kaytarmak isteniyor. Zaten hiçbir işe yaradığında yok. Yaşamda bir “ama” daha yer uyduruyor kendisine. Kaytarmak istiyorsun da ne yapabilirsin ki? Her taraf memnuniyetsizlik ve kadın dedikodusu kokarken… O yüzden boş kalıyor işte randevu defteri…

Sonra hüzün ve umursamazlık çöker zihne… Eline geçen ilk kitaptan rastgele bir sayfa açarsın ve gözüne çarpan ilk bölümü okursun. “Gider dolaşır bir yerlerde ölürsün. Ne olacak? Ben de gitmez, dolaşmaz, burada ölürüm. Sen denize bakarsın, ben kitaplara. Sen nöbet tutarsın, ben yazı yazarım. Ne fark var? Sen sevgilini kaybettiğin için üzülürsün, ben hiç sevgilim olmadığı için. Senin de canın sıkılır, benim de.”

Ardından acı bir tebessüm edersin bu tevâfuka. Hayattaki kıskandığınız insanlara söylemek istediğiniz her şeyi küçük bir bölümde toplamıştır Ahmet Altan Sudaki İz kitabında… Sizi anlayan bir kitap olmuştur ve çok iyi dost bulmuşunuzdur…

Kimi yaşayıp ölüyor kimi yaşamadan. İnsanları ayıran ve birleştiren tek şey bu belki de… Tarafını sen seçmediğine göre umursamama duygusu had safhaya çıkar. Can yine sıkılır ama kıymet verilmez cana. Ama bir gün başka bir dost çıkar çok acı bir söz söyler ördüğün o duvarlar, giydiğin çelik yelek, arkasına saklandığın kalkanlar toz bulutuna döner... Ne mi der dost? “hiç yorulmadan mı ölelim istiyorsun? Oblomov gibi”... (Tutunamayanlar)

Hayat meşakkatli bir yol. Şikâyet etsen bile geçmek istersin. Her hâlükârda geçilir zaten ama yolcu olup şoförün istediği yere sürüklenmekten ise yaya olmayı tercih etmek esastır. Ama müsait bir yerde inemezsin işte. Çünkü kalabalıktan faydalanıp hayatın çoktan gasp edilmiştir…

Size İsmet Özel’den “Kanla Kirlenmiş Evrak” şiiriyle veda ediyorum. Allah’a (c.c.) emanet olun…

Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında. 
Aşklarım, inançlarım işgal altındadır 
tabutumun üstünde zar atıyorlar 
cebimdeki adreslerden umut kalmamıştır 
toprağa sokulduğum zaman çapa vuran adamlar 
denize yaklaşınca kumlar ve çakıl taşları 
geçmiş günlerimi aşağılamaktadır. 

Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında. 
Ve rüzgâr buruşturuyor polis raporlarını 
kadınlar fazlasıyla günaha giriyorlar 
bazı solgun gömleklerin çözük düğmelerinden 
çelik tırpan gibi silkiniyor çocuklar 
denizin satırları arasında. 
Gece arsızca kükrüyor paslı beyninde şehrin 
küfre yaklaştıkça inancım artıyor. 

Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında 
öyle yoruldum ki yoruldum dünyayı tanımaktan 
saçlarım çok yoruldu gençlik uykularımda 
acılar çekebilecek yaşa geldiğim zaman 
acıyla uğraşacak yerlerimi yok ettim. 
Ve şimdi birçok sayfasını atlayarak bitirdiğim kitabın 
başından başlayabilirim…

e-mail : [email protected]