Sevgili okurlar;
Öncelikle geçtiğimiz Pazar, yazımı sizlere ulaştıramadım!. Affınıza sığınarak, itiraf edeyim ki, ben de Silivri’deydim. Silivri’de olmam, yazımı aksatmama elbette neden olmamalıydı!. Öncelikle okurlarımdan, editörümden ve arkadaşlarımdan özür dilerim. Gazetecilik, hele de yazarlık ciddiyet ister. O nedenle böyle bir giriş yapma zorunluluğu duydum.
Sevgili Genel Yayın Yönetmenimiz Zeki Aydıntepe iyi bilirler;’ Biz de yaz’ dediği günden beri, yazılarım hiç aksatılmamıştır. Şöyle geriye dönüp baktığımda, az zamanda olmadı hani..
Yeni Sakarya, bizim gazetecilik mesleğine adım attığımız bir okul. Bende bu gazetenin, çalışanlarının farklı bir yeri ve hatırası vardır..
Hepsine ve hele de okurlara selam olsun!
* * *
Sevgili okurlar;
‘Evet Silivri’deydim. Bir gazeteci olarak, Silivri’yi merak ettim. Orada yatan asker, aydın, gazeteci, milletvekili ile ilgili çok haber dinledim.
Bir de gidip göreyim, Silivri’nin havasını alayım, bakalım orada neler oluyor, oradakilerin düşünceleri, duyguları nelerdir’ diye düşündüm?.
İyi de etmişim!
İyi ki de gitmişim!
Hani derler ya ‘ Davulun sesi uzaktan hoş gelir’ diye!
Aynen öyle!
Burada gerçekler çok farklı!
Allah kimseyi demir parmaklıklar ardına düşürmesin!
Hele de o aşılmaz duvarlar!
Kısacası,’ Ateş düştüğü yeri yakıyor!’
Dünyada bir benzeri olmayan dava, böyle sürüncemede kalma malıydı!
Evet,’Gecikmiş adalet, adalet değildir!’
Aydını, sivili, askeri, milletvekili, gazetecisi bir, bir toplanmış?
Bir kılıf suçlama;’ Siz Ergenekoncusunuz!’
Ne demekse?
Dijital deliller, yasa dışı dinlemeler, sahte evraklar!..
Kurdun, ‘kuzuyu yiyeceğim’ demesi gibi bir şey!
Çık işin içinden, çıkabilirsen?
İyi de, güzel de?
Bunca yıl adalet beklenir mi?
Hangi devirde ve hangi ülkede yaşıyoruz!?
Bir aşağı, bir yukarı Silivri Kapalı Ceza ve Tutukevi önünde tur attım.
Sonra tutuklu yakınlarının oluşturduğu nöbet çadırına girdim..
Hava soğuk, gece yarısı..
Bir yığın insan, omuz omuza, göz, göze, suskun mu, suskun!
Ortada bir soba, etrafından ısınmaya çalışanlar.
Gelen otobüslerden, nöbettekilere yardım paketleri geliyor.
Büyük bir dayanışma var, inanılacak gibi değil..
Silivri steplerinde yapılmış bir ceza evi, hemen yanında memur lojmanları ve girişte kocaman bir cami inşa edilmiş..
Lacivert kostümüm ve ayağımda kösele ayakkabılar.. Saatler geçtikçe üşüyor, üşüyorum..Dizden aşağı çamura batmış durumdayım. Cami avlusunda inanılmaz bir çiş kuyruğu var..
Silivri’de gün ağarmak üzere..
Gelen otobüsler arasında,’Sakarya’dan gelen var mı’ diye bakıyorum!?
Gözüme, o bizim bildik otobüsler ilişmiyor..
Biri sırtıma vuruyor, dönüp bakıyorum, Belçika’dan dostlarım, tanıdıklarımız..
Sarılıyoruz, beni alıp,ateşin başına götürüyorlar, ısınıyoruz, ayak parmaklarım uyuşmak üzere, ısınıyoruz..
Birileri resmimiz çekiyor..
Nereden geldiğimiz soruluyor;’ Belçika’ deyince inanamıyorlar..
‘Belçika ha’ diyerek, lafı değiştiriyorlar.
Belçika’dan tanıdıklarım, izinlerini geçiriyorlar, çok sevdikleri ülkeleri Türkiye’de..
Beni görmenin şaşkınlığı içindeler.. Heybelerinden çıkardıkları erzaklarını benimle paylaşıyorlar..
Yanımdaki Ankaralı bayan bir mandalina soyuyor ve dilimlerini bir, bir paylaşıyoruz..
İlaç gibi geliyor..
Ve o sesler yükseliyor. Yüreğim buruk, bu durum içimi acıtıyor. Aklıma sevgili ustam Abdullah Çelik geliyor..O yassı ada davalarını izlemeye gittiğini anlatmıştı..
İzlemek ne kelime, tutuklu olanlara gazete bile gönderdiğini, hem de cep harçlığı ile anlatmıştı..
Tutuklular arasında sevdiklerimizde var.
Yakinen tanıdığımız Turhan Özlü!
Sevgili gazeteci dostumuz Burhan Güven’in de sevdiği, saydığı biri..
Bu yaşta o da; ‘ Ergenekoncu’ diye gözaltına alındı!
Allah beterinden saklasın!
Türkiye, insanlarını kolay harcamamalı!
28 Aralık 2012 tarihinde yapılacak açıklamada, inşallah adalet terazisinin topuzu kaçmaz!
Adalet tecelli eder!
Beklenti bu!
Ve o acı soğukta burnum kanıyor. Mavi gömleğime kadar kan akıyor..
Silivri’den apar, topar Taksim’e dönüyorum.
* * *
Aklımda, fikrimde Silivri varken, bir haber beni ziyadesiyle üzüyor.
Muğla’nın Dalaman İlçesi’ne bağlı Gürleyik Köyü’nde bir anne, sırtına bağladığı bebeği ile derme çatma bir ahşap köprüden geçerken düşüp bulanık sularda kayboluyor..
Olaya tanıklık eden eşin feryatları arşa yükseliyor!
Türkiye, bunları da yaşıyor, konuşuyor!
* * *
Akyazı’da bir genç, Melih Özsoy, daha 20 yaşında, hayatının baharını yaşadığı bir günde ölüme atlıyor!
Önce bileklerini kesmeyi deniyor, sonra ise duvarda asılı duran tüfek ile o kötü şeyi yapıyor!
Aile yasta, sevenler yasta!
Kalplerde kopan kıyametleri anlamak mümkün mü?
Ey sabır nerdesin?
* * *
Ve Murat Şahin öğretmen! O da farklı bir bunalım sonucu yaşamına son verdi. Anlatılacak gibi anlaşılacak gibi değil? Hem de 10 bin TL için canına kıydı!
Türkiye gerçekleri bunlar!
* * *
Sevgili sinemacı, yönetmen, gazeteci Abdülgani Sarı ustamızın geçirdiği kazadan sonra vefatı anlatılacak gibi değil?!
Sevgili gazeteci dostumuz Mehmet Karakaş’ın hastane kapılarındaki çileli serzenişleri kulaklarımda..
Abdulgani Sarı ustamız, ne çok sevmişti Karasu’yu, Sakarya’yı.
Kısa zamanda gerçekleştirdiği hizmetleri unutulmaz.
Kaybettiklerimiz için Allah sabırlar versin. Mekanları cennet olsun!
Ancak toplum olarak, büyük travmalara hazır olmalıyız!. Maya takvimi kehaneti tutmadı ama, Türkiye’yi büyük acılar bekliyor..
ABD bunu yaşadı.
Sakarya büyük bir deprem şokunu 1999 yılında yaşadı.
Allah göstermesin, bu il ve sevdiklerimiz yeni travmalara hazır değil…
Bu öncü sinyalleri iyi alıp değerlendirelim.
Bugünlerin kıymetini bilmeyenler,yarınlara hazırlanamaz..
Aman dikkat!
Bankacıya, tefeciye, borçlanmaya, tamaha, lükse, kine, öfkeye..
Pazarınız hoş ve sağlıklı güzelliklere vesile olsun!